8. Bölüm
- rubeyyka

- 25 Kas 2025
- 20 dakikada okunur
Onun dudakları arasından çıkan her kelime beni daha fazla ne kadar şaşırtabilir derken bunun bir sınırının olmadığını, her kelimesiyle çok daha fazlasını yaşatabileceğini anladım.
Seni seviyorum demiştim o da seviyormuş. Ee şimdi de sevmiyorum mu diyordu ya da artık benden bu kadar mı demeye çalışıyordu? Bana bunu yük gibi görüyorsun diyen adam şimdi de yaşadıklarını yaşamamı mı istiyordu?
Kendisini geri çektikten sonra ona saf saf bakmaya devam etmiştim. Sıraladıkları şeyler zihnimi allak bullak etmişti. ''Ne yaşadıysan bana da mı yaşatacaksın yani?''
Söylediklerinin boşa gittiğini düşünür gibi birkaç saniye gözlerime baktıktan sonra gözlerini kapatmış birkaç saniye de öyle kalmıştı. Sinirlenmiş miydi, kırgın mıydı yoksa kızgın mıydı? Anlayamıyordum.
Zaten ben onu hiç anlayamamışım ki.
İçim acıdı. Onun gerçekten de benim bir bakışımdan her şeyi anlamasına karşın benim onun açık açık söylediği sözlerden bile bir şey anlayamam çok acıttı.
Ben, kendimce beni kardeşi gibi görüyor deyip üzülürken asıl benim onu abimmiş gibi görmem, abimden görmediğim sevgiyi onun hissettirmesi onu bu konuma yerleştirmeme neden olmuştu.
''Onca dediğimden bunu mu anladın?''
Vücudumu birdenbire esir alan titremeyle yediğimiz soğuğun bizi hasta etmemesini umuyordum.
Üşüdüğümü gören Emir ''Yürü gidelim şuradan, hasta olacaksın bu gidişle.'' deyip bulunduğumuz yerden çıkmak için adım atmıştı ki onun şişkin montunun üzerinden iki elimle kolunu tutup durdurmuştum.
Karalılıkla ''Konuşmadan hiçbir yere gitmeyeceğim.'' dediğimde beni zorlamadan o da durmuştu zaten.
Sonra konuşacağımızı söyleyip daha fazla geç olmadan beni bırakması gerektiğini söylediği sırada yine ve yine onu dinlememiş ısrarıma devam etmiştim.
''Ben şimdi konuşmak istiyorum. Niye inanayım sana? Yok yıllarca seviyormuş da yok benim görmemi bekliyormuş da...''
''Defne!''
Gür ve yüksek çıkan sesi beni susturmaya yetmişti.
''Görememişim işte gelip konuşsaydın.''
Sesim elimde olmadan kısık ve pürüzlü çıkmıştı. Böyle olmamalıydı. Sonuçta ben kendimden emin olduğum gibi kendimi açmıştım ona istemeden de olsa...
''Kendi üç günlük hoşlantını benim sevdamla bir tutma sakın!''
O kadar ciddiyetle kurmuştu ki bu cümleyi ona ne dersem diyeyim kendimi inandıramayacaktım. Bunu bakışlarından bile anlamıştım.
İşte yine aynı şeyi yapıyordu. Kendi sevgisine sevda derken benim ona karşı olan duygularımı küçümsüyordu. O böyle yaptıkça benim bir şeyler söyleyip kendi kendime eziyet etmeme ne gerek vardı?
"Tamam..." Kabullenişimin erken olması onu şaşırtmış olmalıydı. Yenilmişlikle ''Peki.'' demiştim son defa. Bilinmezlikler içinde boğuluyordum. Şimdi ne yapacaktım, bundan sonra nasıl olacaktı aramızdaki ilişki?
Normalde bile yüzüne bakarken zorlanıyordum şimdi ikimiz de birbirimize bir şeyler itiraf etmişken nasıl ilerleyecektik?
Birkaç dakika bir şey konuşmadan öylece ayakta durmamız Alpay Emir'in telefonunun çalmasıyla son bulmuştu.
Konuşmasından telefonun ucundaki kişinin abim olduğunu anlamıştım zaten. Abim ona her ne dediyse az önce üzerinden atamadığı siniri abime küfrederek çıkarıyor gibiydi. Yanımda küfretmesini istemediğimi söylemiştim. O da bunu dikkate alıyor kendini tutmaya çalışıyordu. Bunu fark edebiliyordum.
Önümden geçip gittiğinde benim de arkasından gelmemi bekliyordu. Yanında yavaş yavaş adımlarken yağmur durulmuş, sadece küçük küçük damlalar ara ara düşmeye devam ediyordu.
Abim her ne diyorsa Emir hâlâ onu dinliyordu sessizlik içinde. Telefonu diğer kulağına götürdüğünü yanımdaki bedenin hareketlerinden anlayabilmiştim. Birden elini arkama atıp saçlarımı düzeltmeden montumun kapüşonunu kapatmasıyla saçımın uçları kafamın üzerinden yüzüme düşmüştü.
Başımı elinin hapsinden kurtarıp ona kötü kötü bakmıştım ama bana gözlerinin içi tebessüm ederek bakıyordu ve bu durum beni çıkmaza sokuyordu.
Saçlarımın yüzüme kâkül gibi düşmesi komik miydi? Keşke ona gülseydi... Dengesiz.
Az önce birbirine savaş ilan eden biz değilmişiz gibi bir de gülüyor muydu bu duruma? Mutlu mu oluyordu şu halimize?
''Ne ağladın be...'' Kendini küfretmemek için son anda frenlediğinde abime birkaç laf edip ''Ben konuştum, aklına göre iş yapma.'' dedi. "Saçmasapan konuşup sıkma benim canımı."
Telefonu kapadı, parkın çıkışına geldiğimizde bu sessizlik canımı sıkmıştı.
Zaten bundan sonra onunla konuşmak bile istemiyordum ama bunu sormazsam da aklımda kalacaktı. ''Sen nasıl buldun beni?'' Elini montunun iç cebine atmış sigarasını çıkarırken sorumla bakışlarını bana çevirmişti. ''Bizimkiler görmüş seni.'' dedi hoşnutsuzlukla.
O kapıdaki çocuk geldi aklıma. ''Yetiştirdi mi hemen size? Güya söylemeyecekti abime.'' desemde faydası yoktu artık.
Benim sessiz homurdanmalarıma karşın sigarasını yakmış derince içine çekmişti nefesini. Yağmurun da durmasıyla sessizliğin içindeki o kargaşada yavaş yavaş adımlıyorduk. İkimizin de anlaşmadan bunu yapıyor olmasını umursamamaya çalıştım. Çünkü bu bile hoşuma gidiyordu, hiç olmadığı kadar.
''Sen o halde, çocuğa sakın abime söyleme deyince telaşlanmış... Beni aradı.''
Uzatmamak adına bir şey dememiştim. Araya biraz sessizlik girdikten sonra bu sessizliği bozan yine ben oldum.
''Ne olacak bundan sonra?''
Hala bir umut çekinerek ve merakla sorduğum soruyla hiç duraksamadı bile.
Şu çeneni tut artık Defne.
''Yavru kedi gibi mırlayıp duracak mısın?'' İkidir onunla değil de daha çok kendimle konuşur gibi sessizce söylenip ondan cevap bekliyor olmama laf ediyordu kendince.
O böyle yaptıkça da ben kendimi sakinleyemiyordum. ''Senin amacın sevgine karşılık bulmak değil biliyor musun?" dedim öfkeyle. "Sadece kendi yaşadıklarını bana da yaşatmak istiyorsun ama ben sen değilim. Öyle, yok şöyle yaparsam bu nasıl olur diye düşünüp yaşayamam her şeyi. İnce hesaplamalarım yok benim. Bir şey ya vardır ya da yok!"
Öfkeme karşılık sustu, durulmamı bekledi.
Az önceki hallerimize nazaran daha durgunduk bu sebeple ne söylersek söyleyelim normal bir konuşma gibi algılanıyordu ikimiz tarafından da. Ama bu ona çatmayacağım anlamına gelmiyordu.
''Kendini tutamayıp hissettiklerini söylemeden önce ne düşündün?" dedi benim aksime net ve gür bir sesle. "Büyük ihtimalle ben derdimi anlatayım, karşılık verirse verir vermezse de yoluma bakarım...''
Yüzüme bakmıyor sadece yanımda adımlamaya devam ediyordu. Benim bakışlarımsa dudakları arasına götürdüğü sigaranın yanıp sönen hafif soluk turunculuğundaydı.
Belki tam doğru değildi söyledikleri ama farklı da değildi düşüncelerimden. Ya ne yapacaktım? Seni sevmiyorum yoluna bak dese yakasına yapışıp niye beni sevmiyorsun diye ağlayacak mıydım? Hayır.
Olması gereken bu değil miydi zaten? Belki birkaç gün ağlar sızlardım sonra da yoluma bakardım. Beni istemeyen birine kendimi kabullendirmeye çalışacak değildim ya.
''Sen beni anlamadan ben sana kendimi anlatsam, denemek isteyecektin. Baktın olmuyor, sen yoluna ben yoluma diyecektin." dedi içten içe hissettirmeye çalıltığı kırgınlığıyla. "Ben yolumun yolundan ayrı olmasını istemediğimden saklarken kendimi senden, sen o yol ayrılsın veya ayrılmasın umursamayacaktın.''
Sözlerine karşın ağzımı açıp da edecek iki kelimem yoktu. O böyle hislerini anlattıkça ona hak vermeye başladığımı hissediyordum.
Sonunda kaybetmemek için kazanmayı bile istememiş olması onun için zor olmalıydı. Üstelik benim tanıdığım Alpay Emir böyle bir şey yapmazdı. Kendinden taviz mi veriyordu yani..?
Benim sessizliğim ona cevap oluyor, cevaplarıma karşılık sözlerine yeni şeyler ekliyordu. Eve yaklaştığımız sırada söylediği şeyler derince yutkunmama sebep oldu.
''Ben senden emin olmadığım sürece ne bir ilişkiye başlarım ne de seni bunu için zorlarım.''
...
''Sen kafayı mı yedin Defne!? Ben kalbini kırmayayım seni üzmeyeyim dedikçe öyle şeyler ediyorsun ki sabrımın sınırı kalmıyor.''
Babam tekli kanepede oturmuş sakince abimin konuşmasını bitirmesini, kısaca sırasını bekliyordu.
''Ben kötü bir şey söylemedim." dedim bıkkınlıkla. "Evet, yeri ve zamanı doğru değildi ama...''
''Bir de hâlâ konuşuyor, çıldıracağım.'' Kalıbına sığamıyor sürekli bir oraya bir buraya gidiyordu odanın ortasında.
Sesimi yükselttim çünkü öbür türlü beni duyabileceğini duysa bile anlayacağını düşünmüyordum. ''...ama siz benim damarıma damarıma basmaktan kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Biri sıkıntı yok kendi gelip gidiyor rahat rahat diyor, öteki olmadı işi bırakır ya takma diyor. Siz nereden buluyorsunuz kendinizde benim hakkımda kararlar verme hakkını ya.''
Konuştuğum sırada hiç ses etmemesi benim konuşmamı bitirmemi beklemesi değil kendini babamın yanında tutamama korkusuydu. Sakinliğini sanki odanın ortasında bir oraya bir buraya gidip gelmekle bulacakmış gibi dolanmaya devam ediyordu.
''Kızım sen benim sınavım mısın? Ev diyorsun, arkadaş diyorsun, Allah bilir her şeyi halledip öyle söylemişsindir bize. Yarın çıkıp hadi eyvallah ben gittim mi diyeceksin Defne? Önce gelip bizimle konuşsa mıydın hani?''
''Ortada hiçbir şey yok zaten! Ben sadece uzun zamandır düşündüğüm şeyi dile getirdim.'' Niye anlamıyordu beni?
''He çare eve çıkmak yani!'' Abim bulduğum çözümü beğenememiş üstüne bir de buna sinirle gülmüştü. "Bir başına eve çıkmaktan bahsediyorsun komşuya gidip gelmekten değil!"
Tekrar bir şeyler söyleyecekti ki babam sonunda olaya el atmış daha sakin bir şekilde derdimi anlamaya çalışıyordu. Tahminimce Nihat amca onun sinirini konuşurken almıştı ya da sakin olması için akıl vermiş olmalıydı.
''Yavrum çözüm dediğin bu mu? Düzen bozmaya ayrı evi söz konusu etmeye ne gerek var?''
Babamın sesi gergin ve kızgın da çıksa alttan almaya çalışıyor gibi olması ve olayı fazla büyütmemesi o kadar mutlu etmişti ki beni. Az da olsa beni anlayışla karşılamaya çalışan birinin varlığı sen yalnız değilsin Defne diye düşünmeme sebep olmuştu.
''Bırak baba ya koymuş bu aklına yolu falan da bahane ediyor.'' Pes, cidden pes yani!
Babamın kızgınlığı bu sefer bana değil abimeydi. ''Yeter! Laf etmeyeyim diyorum ama yeter oğlum. Kardeşine karşı nasıl bir nefretle dolmuşsan her hareketine laf eder olmuşsun. Bana düşmez, karışma abi kardeş aralarında hallederler diyorum ama hele bugünden sonra...''
Babam bile abi kardeş arasına girmeyi kendinde hak görmezken Feyza'nın bugün beni abime karşı susturmaya çalışması düştü aklıma. Böyle olunca da tüm sakinliğim uçuvermişti. Babamda olan minnet dolu bakışlarımı abime çevirmiş onu yine ve yine son defa uyarmıştım.
''Nişanlın bir daha lafıma karşı laf ederse benden alacağı tek şey bana verdiği değer olur. Ben senin için onu alttan almaya çalıştıkça bir tepeme çıkmadığı kaldı.''
Abim ne benim laflarıma ne de babamın laflarına cevap vermiş bir hışım odadan çıkmıştı. Ben de odama gitmek için ayaklandığımda babam da ayaklandı. ''Ben zaten ara ara kullanıyorum, sen arabayla git bundan sonra.''
Babamın arabasını kullanmayı hiç aklıma bile getirmemiştim çünkü kendisi emekli de olsa bazen evde kalmamak adına yapabileceği işlere gider kendi mesleği olmasa bile elinden gelen her şeyi yapardı.
Abimin düğün masrafları üzerine bir de kendim araba almayı düşünüyorum dersem kendine bunu yük görecek bana da olumsuz cevap vermek istemeyecekti.
Ona bunu kabul etmeyeceğimi şimdilik dayanabileceğimi söylediğimde beni susturmuş arabayla gidip gelmemi istediğini söyleyip iyi geceler dileyip çıkmıştı odadan.
Kesinlikle babamın benimle bu şekilde ılımlıca konuşmasını beklemiyordum. Onun tavrını her ne değiştirdiyse iyi ki de değiştirmişti.
Yağmur damlalarının saçlarımda kurumasından dolayı saç tellerim birbirine yapışmış ve saçlarımın kabarmasına sebep olmuştu. Saat epey geçti ve yarın işe gidecek olmak bile zaten olmayan keyfimi eksilere düşürüyordu. Soğuk altında kalmaktan dolayı vücudum hâlâ kendine gelememiş ev sıcaklığından bile etkilenip gevşememişti.
Odadan çıkıp hızlıca odama geçmiş giyeceklerimi hazırlayıp daha sonra da banyoya girmiştim. Sıcak su altında gün içinde duyduğum üzüntüden, gerginlikten hatta sinirden kasılan bedenim yavaş yavaş gevşiyor kendimi rahatlatmama izin veriyordu. Saçlarımı köpürttüğüm sırada bundan sonra nasıl devam edeceğimi düşünüyordum.
Sevdiğim kişi tarafından sevildiğimi öğrenmiş buna sevinemeden benim onu sevmemin onda hiçbir etki yaratmaması karşısında nasıl hissetmem gerektiğini bile bilemediğim bir duruma düşmüştüm.
Ayrıca... Madem kalbinde ben vardım ne diye o kadınla kenarda köşede görüşüyordu? Şimdi ona bunun nedeni sorabilir miydim? Defne adam senin sevginden emin olmadığını söylemedi mi? Sanki ben çok mu emindim onun beni sevmesinden!
Saçlarımı duruladığım sırada aklıma gelen her düşünceyi bir kenara iteledim ve bundan sonra da her şeyin normal bir şekilde ilerleyeceğini kendime hatırlattım. Değişen hiçbir şey olmayacaktı. Sevgimden şüphe duyan bir adama kendimi kanıtlamak zorunda değildim.
Kendisini görmemi beklediğini söyleyen adam şimdi de kendi görseydi gözlerimde ona nasıl baktığımı. Belki o zaman emin olurdu.
Banyodan çıkıp odama geçmiş üzerimi giyip saçlarımı kurutmuştum. Telefonumu da alıp yatağa geçtiğimde birkaç bildirim arasında onun adını gördüm. Mesaj atmıştı.
A. Emir Abi: Yarın sabah ben bırakacağım seni.
Ben bugünden sonra seninle gider miydim Emir? Mesajdan sonra bakışlarım onun adı üzerine gitti ve rehbere girip adının yanındaki abi kelimesini sildim. Artık onu orada görmek istemiyordum.
Ona cevap vermedim bile. Yarın erkenden kendim gidecek Büşra'yı oralarda görürsem bugün yaşanılanları anlatacaktım. Tepkisini merak ettiğim kadar bunları biriyle paylaşmaya da ihtiyacım vardı.
...
Emir'in bilmem kaçıncı aramasını yanıtsız bıraktığım sırada arabayı park edip şemsiyemi açtığım gibi hızlıca hastaneye adımladım çünkü felaket bir yağmur vardı. Normalde iki adımlık yol için şemsiye açmazdım ama şu an tüm şemsiyeleri etrafımda toplamak ve hiç ıslanmamak istiyordum. Kendime bu kadar özenip hazırlanmışken hayatta saçımın makyajımın bozulmasına izin veremezdim.
Odaya girmeden önce danışmadakilere selam verip danışman listesini aldım.
Bu sırada Büşra'ya da erken geldiğimi müsaitse odama gelmesini bir kahve içebileceğimizi mesaj atmıştım.
Kabanımı çıkarıp asarken masanın üzerindeki güllerin yavaştan boyunlarının bükülmeye başladığını gördüm. Ne ilk günkü gibi diri duruyorlardı ne de tamamen kurumuşlardı. Onları görünce ister istemez aklıma gelen kişi ve söyledikleriyle aklım bulanıyor bu da moralimi bozuyordu. Daha ilk gün yapmam gereken şeyi yapmış vazodaki çiçekleri aldığım gibi odanın içinde bulanan küçük çöp kutusuna atmıştım.
Yerime geçmeden önce içerinin havalanması için camı aralamış dışarıdaki havayı derince solumuştum. Yağmur toprakla buluştukça etrafa yayılan koku odayı doldurmaya başlamıştı. Biraz zaman geçmişti ki üşüdüğümü fark ettiğim an camı kapamış içerinin ısısını yükseltmiştim.
Kapı iki defa küçük aralıklarla çalınmış ve açılmıştı. Tek elinde kahverengi küçük bir tepsiyle Büşra girmiş kapıyı kapattığı sırada yorgun bir sesle ''Günaydın.'' demişti.
Tepside iki karton bardak, içinde de üzerinde tüten dumandan dolayı sıcak, kokusundan da kahve olduğu anlaşılan içeceklerimiz duruyordu. Yanındaki kurabiye tabağını da sonradan fark etmiştim.
''Günaydın. Böyle de emrivaki yapmışım gibi oldu. Ne güzel koktu birden bire içerisi.'' Kahve kokusu etrafı hemencecik sarıvermişti.
''Mesajını görmesem çıkmak için hazırlanacaktım. Birkaç dakika geç yazsan görüşemeyecektik.'' Elindeki tepsiyi ortada bulunan masa üzerinde birkaç derginin üst üste durduğu kenara koymuş kendini de koltuğa bırakmıştı.
Bir şey demeden ben de karşısına geçtim. ''Bu gece bir trafik kazası geldi. Defne...'' Nasıl devam edeceğini bilememesi onu dikkatle beklememe neden oldu. Üzerindeki şeyin sadece yorgunluk olmadığı anlaşılıyordu zaten. ''...o kadar kötü bir geceydi ki.'' Elleriyle yüzünü kapatmış yüzünü de yere eğmişti.
Sesi boğuk geliyordu ve ben artık tedirgin olmaya başlamıştım. Onu böyle görmeye o kadar alışkın değildim ki bir tahmin bile yürütemiyordum. ''Anne, baba olay yerinde ölmüş zaten. Gelen iki çocuktan biri sabaha karşı ex oldu. Bu gün sekiz yaşında bir çocuk hayatta yapayalnız kaldı. Kendimi o kadar çaresiz ve işe yaramaz hissettim ki...''
Ellerini yüzünden çekmiş yüzüme bakmıştı. Ağlamıyordu ama keşke ağlasaydı. Böylelikle rahatlayabilir gözlerimde olan gözlerinin kızarıklığı ve şişkinliği bir nebze geçebilirdi.
Anlattıklarıyla tüm kanım çekilmişti birden bire. Gözlerim dolmuş kendime dert ettiğim ne varsa silinmişti birden bire. Kendimi o çocuk yerine koymaya çalıştım. Hayatta yapayalnız kalmayı düşünmek istedim ama düşünemedim. Ailem olmadan bir hayat yaşamayı kaldırabilir miydim bilemiyorum. Yirmi üç yaşındaydım ama onlar olmadan üç yaşında bir çocuktan da farksızdım. İyisiyle kötüsüyle bir ailem, kızıp sinirlenebileceğim yine de dönüp yüzlerine bakacağım insanlar vardı.
Anlattıkları karşısında benim kötü olduğumu gören arkadaşım kendine kızmaya başlamış bunu anlatmaması gerektiğini söylüyordu. Sadece bir an boşluğuna geldiğini ve bunun normal bir durum olduğunu üzülmemem gerektiğini savunuyordu.
Bu kadar kolay mıydı gerçekten de onlar için?
''Özür dilerim, sabah sabah seni de kendim gibi bir duruma soktum. İnan bir an bunu paylaşmazsam patlayacakmışım gibi hissettim ve o yüzden kendimi tutamadım. Zaten polisler ilgileniyordu çocukla. Hayatın gerçekleri diyecek geçeceğiz başka çaremiz mi var?''
Onun da kötü olduğunu görmemle konuyu uzatmamıştım ama aklımdan da çıkmıyordu. Üstelik düşünceme de kızmıştım. Üzüldüğüm şey bir başına kalan ailesiz bir çocuk değil kendimi onun yerine koymam sonucu hissettiklerimdi. Bu kadar kötü biri olmaya mı başladın gerçekten de Defne?
''Hadi içelim kahveleri soğumadan. Hava da bir öyle bir böyle, bir türlü kar yağmadı gitti zaten.'' Sesini daha canlı tutmaya çalışmıştı bunları söylerken.
Kendi kahvesini eline almadan önce benimkini uzatmış kurabiye tabağını da önüme itmişti.
''E ne yaptın hafta sonu?'' Konuyu önce havadan bahsederek dağıtmış şimdi de neler yaptığımı sormaya başlamıştı.
Onu buraya aslında öğrendiğim şeyler hakkında konuşmak için çağırmıştım ama şu an ne bir şeyler anlatasım vardı ne de onun yorgunluğuna yorgunluk eklemek istiyordum.
''Her zamanki gibi işte. Seni sormuyorum çünkü görebiliyorum.''
Hafif tebessüm etmiş ardından da kahvenin sıcaklığını umursamadan hızlı hızlı yudumlar almıştı.
''Gördüğün ne bilmiyorum ama annemin şu an bir yerlerde ağladığına yemin edebilirim.'' Bu onun 'anamı ağlattılar Defne' deme şekliydi.
Açlığımı bastırması için kahvaltı niyetine önümdeki kurabiyelerden yedim ve kahvemi içmeye devam ettim. Daha fazla dayanamayan Büşra gözlerini ovmaya başlamış uyanık kalmaya çalışıyordu. Daha sonra görüşeceğimizi, bir an önce eve gitmesi gerektiğini söyleyip onu odadan göndermiştim. Daha çok kovmak gibi olmuştu ama bu onun iyiliği içindi.
Her zamanki gibi gelenlerle ilgilenmiş ve işimi yapmıştım. Mola vermeme çok az kalmıştı ve benim midem bomboş olmasına rağmen hiçbir şey istemiyordu. Yemek yemek istemediğimden de burada kalıp biraz kendimle yalnız kalmak ve dinlenmek istiyordum.
Molam başlamıştı ve benim ilk işim kalkıp biraz hareket etmek olmuştu. Camdan dışarıya baktığımda yağmurun durduğunu onun yerine çok az kar serptiğini görmüştüm. Bunu görünce tabi tüm yorgunluğum gidiverdi. Tek isteğim yağışın hızlanması ve kesintisiz bir şekilde günlerce yağmasıydı.
Ben camdan dışarı bakarken kapımın çalınmadan açılmasıyla merakla arkamı dönmüştüm. İçeri girip arkasından kapıyı kapatıp bana yaklaşan bir Emir beklemiyordum elbette.
Sabah aramalarını yanıtlamamıştım. Gün içinde de bir iki defa aramıştı. Önemli bir şey olsa mesaj atardı zaten. Sadece işi ikimiz de inada bindirmiş gibiydik.
Dik dik baktıktan sonra konuşmuştu. ''Senin derdin beni çıldırtmak mı?''
Üzerimdeki şaşkınlığı attıktan sonra cevaplayabilmiştim onu. ''Bir derdim yok benim. Ne oldu, niye geldin?'' Belli ki bugün hastanede işi vardı sırf telefonlarını yanıtlamıyorum diye buraya gelecek değildi ya.
Üzerinde siyah deri ceketi ve içinde beyaz bir tişört var gibiydi. Altında ise siyah kot pantolon ve botları. Hafta içi mesai saatleri içinde onu böyle görmeyi beklemiyordum. Merakımı gidermek adına ona bir adım yaklaşmış bir elimle üzerini gösterdikten sonra nedenini sormuştum. ''Ayrıca sen niye böylesin?''
Ona zıt olarak benim durgun olmam çatık kaşlarının normal bir hale gelmesini sağlamıştı. Seslice nefeslendikten sonra hiçbir şey söylemeden kendini koltuğa bıraktı ve üzerindeki ceketi çıkarıp yanına koydu. ''İnşaat yakında başlayacak. Sahayı kontrole geldim.''
Oturduğu yerden bana bakması üzerine ben de geçip karşısına oturdum. Ne de güzeldi(!) böyle daha dün karşımdaki adamın beni sevdiğini öğrenmiştim ama abi dediğim zamanlardan çok daha uzaktı şimdi bana.
''Sürekli aramanın sebebi ne?'' Büyük ihtimalle seni ben bırakacağım demesine karşılık sabah erkenden kendim gelmemdi ama meraklanmıştım.
''Açsan öğreneceksin de inadın tuttu mu bitmiyor ki!'' Sert sesine karşın bakışları öyle değildi. ''Neyin var senin?'' Son sorusunu ilgiyle sormuş olması ona karşı yumuşamamam gerektiğini unutturuyor gibi olsa da toparladım kendimi.
Derin bir nefes alıp vermiş ardından da yüzüne değil omuzlarına bakmaya başlamıştım. ''Yok bir şeyim. Yorgunum biraz.''
Güldü. Hissiz bir gülüş bıraktıktan sonra çalışma masasının üzerine bakıp konuştu. ''Oturduğun yerde yoruldun yani?'' dedi benim ona öfkelenmem ve harekete geçmem için damarıma basarak.
Onun işimi alaya almasına bile laf edecek durumda değildim. Onunla laf dalaştırmak, ona karşı çıkmak istemiyordum.
Arkama yaslandıktan sonra bacak bacak üstüne atıp kollarımı da doladıktan sonra rahatça yerime yerleştim. ''Öyle.'' dedim, umursamadan.
Her zamankine karşın onu sakince cevaplamam her ne diyeceği varsa buna engel oldu, duraksattı.
''Defne, dünden dolayı böyleysen...'' dedi, beni anlamaya çalışarak. Durgunluğumun sebebini anlamaya çalışırken bile sorguya çeker gibiydi.
Sözünü kesip onunla alakası olmadığını sadece yorgun olduğumu söyledim.
Beni zorlayacağı sırada bu sefer onun sözünü kesen ben değil çalınan kapı oldu. Bana baktıktan sonra merakla kolunu koltuğun baş kısmına koyup arkasına dönmüştü.
Başını içeri uzatan Faruk Bey ile ben de oturuşumu düzeltip ayağa kalkarak onu içeri davet ettim ama o Emir'i gördükten sonra rahatsız etmek istemediğini söyleyip geri çıkmıştı.
Ona söylediğim halde Emir'e karşı böyle tutum sergilemesi hoşuma gitmiyordu. Resmen kaçıyordu adamdan, böyle olunca da Emir Allah bilir neler düşünüyordu.
Kapanan kapıyı gösterdi kısa bir baş hareketiyle. ''Sürekli gelip gidiyor mu bu?'' Asabi çıkan sesini duyunca ona döndüm.
''Sana ne?''
Adamın tersine gitmekten keyif mi alıyorsun Defne?
"Defne!" dedi uyarı dolu bir halde. "Bir şey sordum."
Onun uyarır gibi adımı söylemesinden sonra umursamadan ''Sen niye geldin?'' diye sordum. Durduk yere niye gelesi tutmuştu?
''Canım seni görmek istedi, geldim." dedi bundan keyif alarak. "Bir sorun mu var?'' Tek kaşını kaldırmış, sorduğum soruyu saçma bulmuş gibi bakmıştı.
Pekâlâ, bunu beklemiyordum.
Yani...
Beklemiyordum işte.
Lütfen kalbimin sesini duymasın, lütfen.
''Sen öyle canının her istediğini yapıyor musun?''
Kızgın tutmaya çalıştığım sesim az önce duyduklarımdan sonra pek yapmak istediğim bir şey olmasa da elimde değildi. Dengesizliğiyle uğraşamazdım.
Hâlâ bana bakarken düz duran dudağının bir kenarı hafifçe kıvrıldı, keyifle ''Hayır.'' dedi.
Yerinden kalkıp tek eliyle ceketini aldı ve yanıma gelip boştaki eliyle elimi tuttuktan sonra gözlerimin içine baka baka elimi kaldırdı ve üzerinde baş parmağını gezdirdikten sonra aynı yere dudaklarını bastırdı.
Onun koyu yeşil gözleri cam gibi parıldarken kirpiklerim kapanıp açıldı, yine de gözlerimi gözlerinden ayırmak istemedim.
Onun bu hareketine o kadar hazırlıksız yakalandım ki ne tepki vereceğimi kestiremedim.
Elimi çeksem çekemiyor, ne yaptığını sorsam soramıyordum. ''Ama bundan sonra yapmamam için hiçbir neden yok.'' demesi beni kendime getirdi.
Elimin üzerinde onun dudaklarını hissettiğimde elimin titrediğini hissetmiştim. Belki de ayaklarımın altındaki yer titremişti, algılayamıyordum.
Ama aklımın tam anlamıyla yerine gelmesi uzun sürmedi. Onun keyifle çıkan sesine ek olarak yüzündeki tebessüm benim çatılmış kaşlarımı eski haline getiremedi.
''Sakın...'' Fısıltı gibi çıkan sesim az önceki anın büyüsüne kapılmamdan kaynaklanıyordu. ''Sakın bir daha böyle bir şey yapma. Sana daha dün dedim! Bana yaklaşma dedim. Benim aklımı bulandırma dedim. Üstelik ben, benim sevgimden şüphe duyan bir adamın bana temasta bulunmasını istemiyorum.''
Çünkü buna kapılmaktan, fazlasını istemekten korkuyorum. Biliyorum ki benim gibi arsız biri bu yakınlığa, yaşanan ve yaşanacak temaslara alışırsa çok daha dar bir çıkmaza girerdi.
Hâlâ avcunun içinde sıkıca tutuğu elimi zorla çekmiş ondan bir adım uzaklaşmıştım. Ne zaman sınırlarımı aşıp yanımda yamacımda bitse yüreğim onun için çırpınıyor, sanki kendisini fark etmesini ister gibi hareketleniyordu.
Ne sanıyordu ki, anlayamıyordum onu. Önce yok ben senden emin olmadan adım atmam, yok bir iki aylık hoşlantı heves seninki... Şimdi de canım istedi öpüp koklayayım. Bu mu yani?
Sen hep bu kadar dengesiz birimiydin yoksa ben mi görememiştim?
Belki de dengesi bozulan sensindir Defne.
Geldiğinden beri benim için uysal bulduğu tavrım az da ortadan kalkmış, ona karşı geliyordu ve o bundan hiç hoşlanmıyor olmalıydı.
''Konuşacağız," dedi tavrıma karşılık. "Her şeyi.'' diye de belirtti üstelik. Aksini kabul etmeyeceği ses tonundan duruşuna kadar belliyken bir şey demedim, diyemedim. Ne konuşacaksak konuşsaydık ve ne olacaksa olsaydı da ben de rahat bir nefes alsaydım.
Onu yanıtsız bırakmamın üzerine kolundaki saate bakmış ardından burnundan sabırsızca sesli bir nefes verdikten sonra ceketini üzerine geçirerek ''Az vaktim var, yemek yiyelim şirkete geçeceğim.'' demişti.
Ona 'Ee ne bekliyorsun o zaman gitsene.' demek istesem de diyememiş öylece bakıp ''Sana afiyet olsun.'' diyebilmiştim. Kendi planını kendi yapmıştı ne de olsa.
Hiçbir şey olmamış gibi bir de onunla oturup yemek yemek istemiyordum.
İnadıma bir son vermemi söylediğinde ona bunun inat olmadığını anlatmaya çalıştım, onunla gitmek bir şey yemek istemiyordum.
Onca ısrarım sonrası sabrı kalmamıştı. ''Tamam Defne, nasıl istiyorsan öyle olsun. Bu da öyle olsun.'' deyip tüm heybetiyle yanımdan geçip gitmişti. Odadan çıkmasıyla telefonuma mesaj düşmesinin arasından bir ya da iki dakika anca geçmişti.
Merak edip telefonumu elime aldığımda mesajın ondan geldiğini gördüm.
A. Emir: Akşam alacağım seni
Ondan böyle bir şey istememiştim. Hemen arabayla geri döneceğimi belirtip telefonu seslice masaya koymuştum.
Beni iyice çıkmaza soktuğunu hissediyordum.
...
Akşam eve erken gelmeme sevinen annem laf arasında ''İyi oldu senin böyle arabayla gidip gelmen.'' demişti. Onun bu sözünü kulak ardı edip odama geçmiş üzerimi değiştirdikten sonra mutfağa geçip birkaç işte yardım etmiştim. Söylediği hiçbir şeye cevap vermiyor olmam onu delirtiyordu ama benim de içimden gelmiyordu ne yapayım. Yapacaklarımı yaptıktan sonra odama girdiğimde telefonum kayıtlı olmayan bir numara tarafından aranıyordu.
Aramayı cevapladığımda Döndü teyzenin gelini Aylin önce kendini tanıtmış numaramı Emel abladan aldığını söyleyip nasıl olduğumu neler yaptığımı sormuştu. Ben de ona aynı soruları yöneltip konuştuğumda belki de günün en güzel haberini vermişti. Şu an bulundukları yere alışamamış olmaları ve eşinin burada iş bulması sebebiyle bizim mahalleye taşınacaklarını bu güzel haberi de benimle paylaşmak istediğini söylemişti.
Ona ilkte ne kadar önyargıyla yaklaşsam da fazlasıyla ısınmıştım ve bu habere mutlu olmuştum. Onlar için kötü olacaktı sonuçta yeni evlilerdi ve ev yeni kurulmuştu tekrar ev taşımak zor gelecekti onlara.
Biraz daha onunla konuşup telefonu kapatmıştım. Onlara yok yere uğraş çıktığı için ne kadar üzülsem de Aylin'in buraya taşınacak olması benim bir arkadaş edinmiş olmam üzülmemi gereksiz buluyordu.
...
Günler aynı şekilde geçip giderken çok şükür evde çalıştığım günlerden birindeydim geçen iki günde Alpay Emir ile hiçbir şekilde iletişime geçmemiş ve onu görmemiştim. Şimdi görüşme arasında iki saat boşluğum vardı ve o boşlukta şu an odamda etrafı topluyor kendimce vakit geçirmeye çalışıyordum. Kar yağışı ara ara hızlanıp dursa da yağan kar hiç tutmamış yere düştüğü gibi eriyip gitmişti.
Melih'i özlemiştim. Neler yaptığından nasıl olduğundan haberim yoktu ve merak ediyordum. Zaten en son onun açtığı konu yüzünden olan olmuştu o yemek gününde. Bu aklıma geldikçe ona da sinirlenmeden edemiyordum.
Yatakta otururken yastığımı kucağıma almış bilgisayarım da kucağımda internette öyle dolanıyordum. Melih'i arayıp telefonumu yanıma koymuş kulaklığımdan duyduğum telefon çalma sesinin son bulmasını ve aramamı yanıtlamasını bekliyordum. Uzun süre çalan telefonu kapatmaktansa kendi kapansın diye bekliyor o sırada da başka bir sayfaya girip saç modellerine falan bakıyordum.
''Ooo yengelerin gülü. Kaynını mı özledin?''
NE?
Onun keyifli ve güleç sesini duymamla parmaklarım klavyenin üzerinde donakalmıştı.
Utanç ve biraz da sitemle uyardım onu. ''Melih!''
Ne yengesinden bahsediyordu Allah kahretmesin. Ne sanıyordu ki bu?
''Akıtmışsınız zehrinizi, olmuşsunuzdur sandım daha olmadınız mı?'' Pişkin pişkin gülüyor muydu bir de?
''Saçmaladın iyice, düzgünce konuşacaksan konuş konuşmayacaksan da kapatacağım.''
''Yalan mı kızım, anlatmadı mı abim aşkından nasıl ölüp bittiğini sana, sen de atmadın mı kendini onun kollarına?''
Neler diyordu böyle? O da biliyor muydu yani onun beni sevdiğini?
Kardeşi o Defne elbette bilecekler birbirlerinin her şeylerini.
Kendimi tutamamış anneme ses gitmesin diye sessizce ve sinirle konuşmuştum. ''Senin abin olacak adam birine aşkından ölürken bir başkasıyla sokak köşelerinde oynaşmaktan başka bir şey yapıyor mu?''
''Vay kıskanmalar, iftiraların havada uçuşmaya başlaması... yavaştan oluyor demek bir şeyler.'' Hâlâ alaya alıyordu söylediklerimi.
''Ben ciddiyim! Gözlerimle gördüm.''
''Defne, bırak abimin öyle bir şey yapmasına inanmamı, bunun ihtimaline bile inanmıyorum.'' Sesi az önceye nazaran daha ciddiydi ama gülerek konuştuğunu da anlayabiliyordum.
''Sumru denen kadınla onları gördüm diyorum, sana yalan borcum mu var? Toz konduramadığın abine iftira attığım yok benim.''
Şimdi ciddileşmişti işte. Sesinde hissettiğim şaşkınlık mıydı? ''Sumru mu? Sen nereden tanıyorsun onu?''
Tanıdığım yoktu ki ayrıca şaka mıydı bu eskiden bu mahallede oturuyormuş işte başka sebebim mi var? ''Nereden tanıyacağım eskiden burada yaşıyormuş işte abimlerin yemekte gördüm geçen de sokakta geldi konuştu.''
Bu söylediklerime cevap vermeyince bana da konuyu değiştirmek için fırsat çıkmıştı. ''Neyse. Neler yapıyorsun?''
Konuyu değiştirmeme ses etmedi o da. ''Ne yapayım işte abim sevdiğine kavuştu da beni rahat bırakır diye seviniyordum bir bok olduğu yokmuş.''
''Melih!'' Ben o konu hakkında konuşmak istemedikçe o zorluyordu.
''Defne kusura bakma da köpek gibi kullanıyordu beni senin için. Bu durumdan kurtulduğuma sevinmeyip de ne yapacaktım? Kursağımda bıraktın tabi.''
Söylediklerini benimseyip idrak etmem uzun sürmüştü.
İçime kaçan bir sesle merakımı gidermek istercesine ''Kullanıyordu derken?'' demiştim.
Telefonun diğer ucundan kahkahasını duyduğumda kucağımdaki bilgisayarı kenara koymuş diyeceklerini heyecanla bekliyordum.
''O da bende kalsın. Bakmışsın başka bir gün de ben seni kullanırım onun için.''
Çıkarcı pislik. Huylu huyundan vazgeçemiyordu demek ki. Küçükken de böyleydi bu. Kimin ona işi düşse anında insanları değil kendi çıkarlarını düşünür ona göre yardım ederdi.
''Kapatacağım bak, konuşulmuyor seninle.'' Dost muydu düşman mı? Ben onu düşünüp arıyordum merak ediyordum o benim sinirlerimi bozmaktan başka bir şey yapmıyordu.
''Tamam dur bi'. Geçen görüşmeye gittim bir fabrikaya, bakalım olumlu gibi. Maaş falan zerre umurumda değil artık gireyim bir yere çalışayım, bunaldım.'' Evde oldukça Serap teyze laf ediyordu büyük ihtimalle.
Onun adına sevinmiştim. Gerçekten de kafasına çok takmaya başlamıştı son zamanlarda bu işsizlik mevzusunu.
Olumlu temennilerimi ona sunduktan sonra ''Sen bir şeyler mi karıştırıyorsun? Geçen hiç pas vermedin.'' deyiverdim birden.
Öyle konuyu uzatıp ağzından laf almakla uğraşamazdım. Ne de olsa eninde sonunda dökülecekti. Benim huyumu da biliyordu sonuçta. Öğrenmeden onu rahat bırakmayacağımı bildiğindendi bu rahatlığım.
Kendisini direkt savunmaya geçmesi ve bir şey yokmuş gibi cevaplar vermesi düşüncelerimi doğruluyordu. ''Ne alakası var Defne? Arkadaşımla telefondaydım bölemedim. Ne kurdun kafanda Allah bilir.''
Ben bir şeyler kurmadım da sen bir şeyler kurcalıyor gibisin diyemedim tabi. Şimdilik zorlamamın hiçbir anlamı yoktu. Ben üsteledikçe o zorlayıp yok bir şey diye geçiştirecekti beni.
Şimdilik uzatmayacağımı ama bunun peşini de bırakmayacağımı söyleyip görüşmeyi sonlandırmıştım.
Üç dört saat daha çalıştıktan sonra annemle evde yüz yüze gelmek beni rahatsız etmeye başlamıştı. Burada kalmaktansa Ezgi'yi görmeye gitmek istiyordum. Onu o gün korkutmuş olmak bile canımı yakıyordu. Kim bilir böyle bir durumda kaldığı için nasıl etkilenmişti. Hem Emel ablayla da konuşursam belki kafam dağılırdı. Ona Alpay Emir ile aramızdaki herhangi bir şeyden nasıl bahsedecektim ki? Gerçi aramızda bir şey de yoktu ya... Sadece birilerine kendimi dökmek istiyordum. Hem bir şey demesine de gerek yoktu ki sadece dinlese bile olurdu.
Bilgisayar kamerasında sadece üstüm gözüktüğünden altımdaki pijamaya dokunmamıştım bile. O sebeple üzerimdeki kazağı altımdaki pijamayı çıkartıp dolabın karşısına geçmiştim. Fazla oyalanmadan üst üste duran gri eşofman takımını alıp giyinmiştim. Uzun kollu bedeni hafif kısa olan bol sweatshirt belimi açıkta bırakıyordu ama zaten evde olacağımdan üşümeyeceğim için giyinmekte bir sakınca görmemiştim.
Vakit daha akşam bile olmadığından Emel ablaya haber verme gereği duymamıştım. Telefonumu ve anahtarımı montumun cebine atıp odadan çıktığımda anneme soğukluğumu belli ederek Emel ablalara çıkacağımı söylemiştim. Garip bir şekilde buna laf etmemiş sadece kabullenip selamını iletmemi söylemişti.
Evden çıktıktan sonra aklıma gelen markete uğrama fikriyle hemen yol üzerinde olan markete girmiş Ezgi'yle kendime çikolatalı süt aldıktan sonra birkaç paket de abur cubur almıştım. Mesleğim söz konusu olunca bu yaptığımın doğruluğu tartışılırdı ama hangimiz çocukluğumuzda abur cubur yemedik ki?
Telefonumun arkasında beklettiğim kötü gün parasını çıkarıp ücreti ödediğimde kâğıt paraları yine yerine yerleştirmiş bozukluklarla birkaç çikolata daha almıştım. Bozukluklar eksik olunca Fevzi amca bir çikolatayı da fazladan vermişti. Sırf bozukluklar elden çıksın diye harcadığımdan eksik ücreti versem kâğıt para yine bozulacaktı ve bu döngü devam edecekti. Ona hayırlı işler diledikten sonra marketten çıkmış Emel ablaların eve doğru ilerlemiştim. Hava kararmaya başlamıştı yavaş yavaş. Bugün ne yağmur vardı ne de kar. Hava bir öyle bir böyle ilerlerken annemin tek duası düğünü atlattıktan sonra havaların bozmasıydı.
Onların binanın önüne geldiğimde Emel ablanın kayınvalidesi kapı önünde duruyor saksıdaki çiçekleri duvar dibine çekiyordu. Onu öyle görünce selam verip yardım edebileceğimi söylediğimde içtenlikle gülüp gerek olmadığını söylemişti. Elimdeki poşete bakınca Ezgi'ye geldiğimi anladı, ona ne güzel ablalık yaptığımdan bahsedip dualar etmişti bana.
Onu böyle gören kim derdi ki aslında gelinine hayatı dar eden laflarıyla yaralamasını bilen biri diye...
Böyle insanlar beni oldum olası korkuturdu. Yani iki farklı tür olan insanlardan bahsediyorum. Sanki herkesi kandırabilme potansiyelleri varmış gibi hissediyordum. Böyleleriyle nasıl başa çıkılırdı ki?
Ona kolay gelsin dileklerimi sunduktan sonra açık olan apartman kapısından içeri girmiş yukarı çıkmıştım. Çıkmıştım çıkmasına ama kapıda gördüğüm birkaç çift ayakkabıyla kapıya vurmadan önce aklıma kızmıştım. Öyle düşünmeden çıkmıştım ama onların müsait olacağını düşündüğümdendi bu. Belli ki misafiri vardı ama şimdi girsem de kapıdan dönsem de ayıp olacaktı.
Kapıyı çalıp açmasını beklediğimde düşündüğüm en azından elimdeki poşeti vermekti.
Emel abla elinde boş çay bardağıyla kapıyı açmış karşısında beni görünce de şaşırmıştı. Büyük ihtimalle kayınvalidesi sanmıştı.
Benim hareket etmeden durduğumu görmesi üzerine gülerek konuşmuştu. ''Defne, girsene ablacım içeri ne bakıyorsun öyle?''
Ona aramadan geldiğimi ama ayakkabıları görünce girmekten vazgeçtiğimi söylediğimde böyle bir şeyi düşünmüş olmamın saçmalık olduğunu söylemişti. Eve girmemi istediğinde girmiştim. İçerideki misafirleri zaten benim de tanıyor olabileceğimi söylediğinde meraklanmıştım doğrusu. Elimdeki poşeti de alıp mutfağa gitti ben de oyalanarak üzerimdeki montu çıkarıp vestiyere astım ve Emel ablanın gelmesini bekledim.
Üzerimdeki eşofman takımıyla misafir yanına çıkmak en son isteyeceğim şeydi ama şu an yapacak bir şeyim de yoktu zaten.
Emel abla doldurduğu çay bardağıyla geldiğinde burada onu beklememe kızmıştı. Ezgi'yi sorduğumda bugün yorulduğunu ve uyuduğunu söylemişti. Zaten uyumasa mutlaka kapı sesine koşar kim diye bakardı. Bu merakını da kimden aldıysa...
Emel abla önde ben arkasında içeri girdiğimizde gördüğüm kişi ile gülen suratım yüzümde dondu kaldı.
Allah'ım tamam inatçıydım, biraz da keçiydim ama niye sürekli istemediğim otu burnumun dibine dibine sokuyordun? Yani bir hatam mı olmuştu da son zamanlarda böyle şeyler yaşatıyordun bana?
Emel abla beni Sumru ve yanında oturan ona nazaran daha genç olan kıza tanıtmış ardından da onların ismini söylemişti. Sumru ayağa kalkıp kollarını açınca istemeye istemeye yanaşıp pek de sıcak olmayan bir kucaklama gerçekleştirmiştim. Aynı durum yanındaki kız için de gerçekleştiğinde Sumru konuşmaya başlamıştı bile.
Rica etsem en susup konuşmasan benim kulaklarım da bayram etse?
''Emel abla biz Defne ile görüştük geçenlerde o ne öyle yabancı gibi tanıştırmalar falan.'' Emel abla mı? Vallahi benim güzeller güzeli ablam senin yanında sen onun ablasıymışsın gibi duruyor hiç kusura bakma canım.
Emel abla bu duruma şaşırsa da pek üzerinde durmadı. Yıllar önce buradan taşındıklarını şimdi de öyle ziyarete geldiklerini öğrenmiştim, tekrardan.
Ben sadece susuyor ara ara cevaplar veriyorken Emel abla bana da ikramlık bir şeyler getirip yerine yerleşmişti. Yanında oturan kız Sumru'nun kuzeniydi ve o da önümüzdeki sene burada bir üniversitede okumak istediğinden şimdilik öyle gezmeye gelmişti. Sumru'ya göre çok daha cana yakın ve samimi gelmişti bana. Bölümüm hakkında sorular soruyor ben de hiç sıkılmadan cevaplar veriyordum.
Dakikalar geçerken birden ortamda sessizlik oluşmuş Emel abla da bu sessizliği gülerek bozuvermişti. Onun neye güldüğünü anlamak için başımı içinde çatalla oynadığım tabağımdan kaldırdığımda önce neredeyse hiç dokunmadığım tabağıma bakmış sonra da yüzümde gezdirmişti bakışlarını.
Sumru'ya dönüp ''Defne yabancı değil bu güzel haberi onunla paylaşmazsam vallahi çatlarım.'' dedikten sonra iyice meraklanmıştım. Yerinde kıpırdanmasından heyecanlı olduğu da belli oluyordu.
Artık ne diyecekse bir an önce söylemesini istediğimden ben de onun yüzündeki kadar içten bir şekilde gülümseyip ona sorarcasına bakmaya devam ediyordum.
''Sana söylemişti ya bizimki birileriyle sürekli telefonda diye...''
Böyle söyleyince de kimden bahsettiğini anlayamadım pek. O da anlamadığımı fark edip devam etti konuşmasına. İlahi sen de der gibi bir hareket yaptıktan sonra elini kucağına indirdi.
''Emir'den bahsediyorum canım kimden olacak. Ay Defne kim diye düşüne düşüne aklımı yitirecektim. Kız o Sumru'ymuş ya!''

Yorumlar