9. Bölüm
- rubeyyka

- 25 Kas 2025
- 18 dakikada okunur
Sumru'ymuş. O Sumru'ymuş.
Kulaklarım işittiği şeyleri kusmak ister gibi uğulduyor devamında söylenen sözleri kabul edemiyordu. Kabul etmek istemiyordu.
Bacaklarımın üzerindeki tabağın kenarlarını ellerimle sıkarken tek isteğim ellerimin titremesini kimsenin fark etmemesiydi.
Emel ablanın sevinerek söylediği şeyler onun ve diğerlerinin aksine bende bambaşka duygular hissettirmiş son zamanlarda bir o yana bir bu yana gitmek ister gibi çırpınan kalbimin yollarını kapatmak istemişti.
Böyle bir şey olmazdı. O yapmazdı.
Alpay Emir yalan söylemez beni boşu boşuna heveslendirmezdi. Heveslendirmezdi ama bu da neyin nesiydi o zaman? Emel abla altı dolu olmadan böyle bir şeyi dile getirmezdi, demek ki emindi. Ama ben değildim. Ona böyle bir şey yapmış olmayı konduramıyordum.
Konduramıyordu aptal kalbim. Onun bana söylediklerinden sonra bir başkasıyla olabileceğini konduramıyordu ama sonra gözlerimin önüne onların yakınlıkları geliyordu.
Bana, ben senden emin olmadan seninle bir ilişkiye başlamam demesinin sebebi ben değildim de başka bir ilişkisi olması mıydı?
Saçmalama Defne, Alpay Emir öyle bir şey yapmaz?
Yapmazdı değil mi?
Hem Emel ablanın sözüne inanıyordum evet ama Sumru... Onu tanımıyordum ki. Belki o yanlış anlamıştır. Belki kendi kendine öyle düşünmüştür de Emel ablaya kendi nasıl anladıysa öyle anlatmıştır.
Aptal Defne! Kız kendi kafasında kurup da anlatacak değil ya. Demek ki öyle yorumlayabileceği bir şeyler geçmiş aralarında.
Yeter, susmuyordu zihnimde uçuşan sesler. Kafamın içindeki uğultulardan korkmaya başlamıştım. Onlarca ses farklı farklı şeyler söylüyor kendilerince kendilerini kanıtlamaya çalışıyorlardı.
Ben öyle bir şey olmaz, yapmaz dedikçe...
Duyduklarımdan sonra yüzüm nasıl bir hâl aldı bilmiyorum ama Emel abla hiç de memnun olmamıştı. Bakışlarından anlayabiliyordum. Gözlerini kısıp bana daha dikkatli bakmaya başladığını fark ettiğimde kendimi toplamam gerektiğini anladım.
''Yaa...'' Sesim kısık çıkınca hafifçe öksürüp boğazımı temizlemeye çalıştım. Sakin ol Defne. Sakın kendi kafanda bir şeyler kurup üzme kendini. Evet, tanımıyordum Emir'i ama o böyle bir şey asla yapmazdı. Bundan emindim.
O yüzden bozuntuya verme ve işin aslını öğrenmeye çalış.
''Hadi canım!'' Mimiklerim sanki donmuştu da hareket ettiremiyordum. Kendimi zorlayarak hafif bir gülücük kondurmaya çalışmıştım dudaklarıma. Emel abla yememişti ama bunu. Biraz kinayeli bir şekilde o da onaylar gibi ''Ya.'' demişti.
Gözlerimi Emel abladan alıp Sumru'ya çevirdiğimde neredeyse gözleri gülüyordu.
Utana sıkıla konuştu.
Mutluluğunu paylaştı.
Benimle, sevdiğim adamla olan mutluluğunu paylaştı.
''Şey... Var tabi öyle bir şeyler. Daha ikimiz de tam olarak bir ad koymadık bu ilişkiye ama ne önemi var ki zaten.''
Kime, neye, kimin hangi dediğine inanacaktım? Ona onu sevdiğimi söylediğimdeki her şeyden haberi olduğunu göstermeye çalışan alaycı tavrı düştü zihnime. Sonrasında ise birbirinden bağımsız bin bir oyun ve kurgu.
Yine de kendimi bırakmadım. Ona sormadan doğruları öğrenmeden hiçbir şey yapmayacaktım. Hep en ufak kıvılcımda parlayan Defne olmuşken bu sefer öyle olmayacak ona her şeyi soracak ve bunlardan sonra verecektim vereceğim tepkileri.
Yine de kendime hâkim olamıyor bu can yakan düşünceleri bastıramıyordum. En iyisi gitmek ve bir an önce onunla konuşmaktı. Birkaç saate işten gelmiş olurdu zaten. Onunla konuşmadan rahat bir nefes alamayacaktım.
Gitmek istiyordum buradan. Bahane bulmalıydım ama ne diyecektim ki? Ben hızlıca ne diyebilirim diye düşünürken Sumru'nun ayaklarının yanındaki büyük kol çantasından telefonun sesi yükselmişti o telefonuna bakacağı sıra ben de fırsattan istifade Emel ablaya dönüp gitsem iyi olacak biçiminde şeyler söylüyordum.
Zaten bende bir farklılık gördüğünden bunu uzatmamıştı. Ayağa kalkıp kapıdan çıkacağım sırada Sumru cilveli bir sesle ''Olur tabi. Ben ablanlardayım beni buradan alır mısın?'' demişti. O an yer ayaklarımın altından kaydı kayacak gibi hissetmiştim.
Kendini bilmez beceriksiz kalbim yine onu savunurken aklım aptallığıma yanmaktan başka bir şey yapmıyordu.
Birkaç onaylamadan sonra susmuştu. Ben ne odadan çıkmak için bir adım atabiliyor ne de geri dönebiliyordum. ''Kusura bakmayın Alpay arayınca açtım öyle yanınızda ama...''
Senin çekingen çıkan sesini üreten ses tellerini...
Bundan sonra dinlemekmiş, o öyle bir şey yapmazmış hepsi silindi gitti aklımdan. Karşısına çıkıp hesap sormamak için kendimi zor tutuyordum. Kendimi tutacak bir şey de yoktu aslında, şununla nereye gideceklerse gitsinler geldiği gibi onunla konuşup her şeyin hesabını soracaktım.
Duymamışım gibi yapıp adımımı kapı eşiğinden atarken Emel abla da peşimdeydi. Gözlerim dolmuş yaşlar akmak için bir dokunuş bekliyordu.
Montumu alıp giydiğim sırada tavırlarıma anlam veremeyen kadın, hemen arkamda sessizce adımı söyleyip beni kendine çevirmişti.
Kızgın bir ifadeyle konuşmaya başlayacaktı ki yüzümü görünce hayretle ''Defne!'' dedi. Anlamıştı işte. Durduk yere böyle bir tepki vermeyeceğimi bilecek kadar bilip tanıyordu beni.
Önce aklına gelen şeylerle şaşkınca dudaklarını aralamış ardından da ''Sakın! Sakın bana...'' demişti ama onu başımı olumsuzca sallayarak durdurdum. Neye olumsuz cevap verdiğimi bile bilmiyordum. Sadece sussun istedim.
İçeridekiler duymasın diye fısıltı halinde konuşsa da tavrı sorgular nitelikteydi. ''Niye bu haldesin?''
Ağzımı açamıyordum. Açsam yaşlar bir bir dökülecekti sanki. Fısıltı gibi çıkan sesimi ona zar zor duyurabilmiştim. ''Sonra... Lütfen sonra konuşalım.''
Kapıyı açıp ayakkabılarımı geçirdiğim gibi hızlıca merdivenlerden inmiş kendimi dışarı zor bela atmıştım.
Bir insan sadece duyduklarıyla kendini güçten düşmüş gibi hissedebilir miydi? Ben öyle hissediyordum. Güçsüz, kandırılmış ve zavallı.
O açık açık benim sevgime inanmadığını, güvenmediğini belli ederken ben saf gibi bir cümlesiyle ona inanmış benim sevgimi görüp bana güvenmesini bekliyordum.
Aptalsın Defne! Herkesi kendin gibi doğrucu Davut sanıyorsun sonra da birinin yalanını görünce kendini yerden yere vuracak hâle geliyorsun.
Niye canımı sıkıyordum ki, ara en iyisi o yalancıyı yokla önce sonra da yine yalan söyleyecek olursa çık karşısına her şeyi bildiğini ona söyle.
Kararan havaya ve soğuğa karşı çocuklar maç yaparken hızlıca aralarından geçip karşı yoldan yürümeye devam ettim. Telefonumu cebimden fevri hareketlerle çıkarmaya çalışıp bir de montumun cebinden bir türlü çıkamamasına sinirlendim, başka derdim yokmuş gibi...
Kulağıma götürdüğüm telefon bir defa çaldı, bekledim. İkinci defa çaldı, bekledim. Üç, dört... O telefon açılana kadar bekledim. Kapansa bile açana kadar arayacak ve şu an ne yaptığını soracaktım. Uzunca bekledim, telefon kapandı ikinci defa numarasının üzerinde yazan adına bastım. Bu sefer ilk çalış bitmiş ikincisine geçtiği sırada açmıştı telefonu. Onun bir şey demesine izin vermeden direk normal tutmaya çalıştığım sesimle ''Neredesin?'' diye sormuştum.
Soruma karşı beklemesinin sebebi yanında birinin olması mıydı yoksa benden direkt böyle bir soru beklememesi miydi bilmiyorum ama kısa bir süre ses vermemişti. Daha sonra da sıkıntılı bir nefes verip ''Yetişmem gereken bir yer var oraya gidiyorum.'' demiş ardından da az önceki sesine zıt olarak küstahça ''Ne oldu beni mi özledin?'' diye sormuştu.
Yetişmen gereken yer pardon kişi Sumru mu Alpay Emir?
Akan burnumu çektikten sonra huysuzlaşmamak için kendimi zor tutmuş ''Hıhım. Özledim(!), merak ettim ne zaman geleceğini. Konuşacaktık ya... Ondan aradım.'' demiştim. Benden böyle bir cevap beklemiyordu elbette. Tıpkı benim de ondan bunları beklemediğim gibi.
Ağlamamak için çenemi sıktığım sırada acı çeker gibi bir ses firar etti dudaklarımdan. Duymamış olması için dualar ederken telefonu biraz uzaklaştırdım. Eve de yaklaştığımdan adımlarımı yavaşlatıp kendimi biraz daha tutmaya çalıştım.
Eve gir kendini odana kapa sonra da için dışına çıkana kadar ağla Defne, hakkın.
Telefonu geri kulağıma koyduğumda onun yüksek sesini işittim. ''...na diyorum duymuyor musun beni? Ne oldu, iyi misin?'' Gür sesine bir miktar telaş karışmıştı. Bu da az önce beni duyduğunu kanıtlar nitelikteydi.
Derin bir nefes alıp gözlerimi sıkıca kapattım. Göz kapaklarım kapanınca biriken birkaç damla yaş da yanaklarıma süzülmüştü. Fısıltı gibi çıkan sesimi duymasını ümit ettim. ''İyiyim... Gelince haber ver olur mu?'' dedikten sonra telefonu kapatmış hemen eve girmiştim.
Anneme yakalanmadan odama geçtiğimde bile derin bir nefes alamadım. İnsan bu evde acısını bile yaşayamıyordu ki. Kapımı kapatsam, ağlasam rahatlamaya çalışsam iki dakikaya annem gelecek bu kapı niye kapalı diye soracaktı.
Acısını, mutluluğunu rahatça yaşayabilen insanlara bile özenmek aslında durumumun ne kadar vahim olduğunu açıklamaya yetiyordu.
Telefonumun çalmasıyla gözlerimi daldığı yerden zorlukla çekmiş sessizce akıttığım gözyaşlarımın ıslattığı yanaklarımı ellerimin dışıyla kurulamıştım.
Alpay Emir arıyordu. Yanıtlamasam yine inat ettiğimi sanacaktı, o yüzden meşgule atmıştım ama ben meşgule attığım gibi tekrardan aramış ve ben yine meşgule atmıştım. Gelmiş olmasına imkân yoktu, daha az önce bir yere uğrayacağını söyleyen oydu. 'Aç şunu.' diye attığı mesajı okuduktan sonra ekranımda tekrar onun adı göründü. Aramasını bu sefer otomatik mesajla meşgule atmış ardından da telefonumu sessize almıştım.
Şu an konuşamazdım onunla, telefonu açtığım ve sesini duyduğum gibi kendimi koyverecektim ve ben onun karşısına ağlayarak çıkmak istemiyordum. İsteğim o gelene kadar tüm üzüntümü yaşamak ardından da karşısına çıkıp hesap sormaktı.
Bir başkasıyla ilişkisi varken bana gelip de ben seni seviyorum, senden önce de seviyordum naraları atmasının sebebini sormak istiyordum sadece.
Kendimi sıkmaktan başıma ağrılar girdiği sırada tam da tahmin ettiğim gibi annem kapımı çalma zahmetine bile girmeden kapıyı açmış ne yaptığımı soruyordu. Yüzümü görmemesi adına dolabımın kapağını açmış kendime kıyafet çıkarıyordum.
Aile evi tedavi merkezine gidecektim. Banyoya...
Ona verdiğim kestirme cevapları o, hala ona tavırlı olduğumdan dolayı sanarken asıl sebebi bambaşkaydı. Mesela neden ağladığımı bilmemesi gibi.
Anlatsam... Anlatsam anlayacak mıydı beni? Hiç sanmıyorum.
Kızının yüreğinin acısını bile umursamayacak, nasıl olur da abim olarak görmem gereken birine sevdalandığımın hesabını soracaktı bana.
Annesiyle arkadaş gibi olanları gördükçe o kadar özeniyordum ki... Hani kitaplarda filmlerde olur ya. Bir derdi olur ve ilk annesine koşar... Bende o durum tam tersi işte. Defne bir derdin mi var? İşte ilk kaçman gereken annen... Çünkü biliyorum ki derdime derman olacağına daha çok dert sahibi olmama sebep olacak.
Annem odadan kapıyı açık bırakarak çıkmıştı. Ben de kendimi banyoya atmış hırsla üzerimdekileri çıkarmaya başlamıştım. Vücudumdan çıkardığım her kumaş parçasından hıncımı almak istercesine sertçe kurtuluyor aynı zamanda da ağlayarak rahatlamaya çalışıyordum.
Aptallığıma yanıp kendime kızarken onun bu kadar da iğrenç bir adam olmayacağını düşünmeye devam ettiğimden hâlâ bu durumu ona konduramadığımdan daha çok ağlıyordum halime.
Tepemden sıcacık su akarken alnım soğuk fayansa dayalı sakinleşip aklımı toplamaya çalışıyordum.
Niye?
Aklımda tek bir soru vardı o da niye idi. Ona sordum. Onları gördüğümü söyledim ama hiçbir şey söylemedi bile.
Benim su altında aptallığıma yanmam uzun sürmemişti. Ne yazık ki ne o saatlerdir su altında kalan şaşalı dizi karakterlerinden biriydim ne de suyu boşa akıtacak kadar duyarsızdım. Zaten ben devam etsem annem kapıya dayanır ne akıtıyorsun o suyu diye söylenmeye başlardı.
Hızlıca saçlarımı yıkayıp vücudumu kızartacak derecede lifi sürterek köpürttüğüm vücudumdan duş jelimi durulamış ardından da duşakabinden çıkmıştım. Vücudumu kurutup havluya sarıldıktan sonra buğulanan aynayı elimle silip yüzüme bakmıştım ama gördüğüm görüntü pek de iç açıcı değildi. Gözlerimin beyazı, yanaklarım ve burnum ağlamaktan kızarmış dudaklarım şişmişti. Hayatımda sinirlenecek o kadar şey vardı ki... Mesela bu dudaklar ne diye ağlayınca şişiyordu? Normalde olsa olmaz mıydı?
Sağlıklı düşünemediğim bir süreçteydim. Bunun farkında olmak canımı yakmıştı.
Ben yine ve yine gerçeklerden kaçmaya, başka başka şeyler düşünmeye çalışıp ilgileniyor ve kendimce bir şekilde olaylardan uzaklaşıyordum.
Babamın ya da abimin gelecek olmasına yakın olduğundan kimseye gözükmek istemediğim için hızlıca banyodan çıkmış odama geçmiştim. Pijamalarımı giymek istesem bile bugün Emir'le yüzleşmeden bana uyku haramdı. Saat kaç olursa olsun onunla bugün konuşacak bu saçmalığı ona soracaktım.
Üzerimi giyindikten sonra saçımda havluyla yatağıma geçmiş telefonumu da alıp oturmuştum öylece. Ekranı açtığımda ona ait fazlaca cevapsız arama ve birkaç mesaj vardı.
Mesajların içeriği telefonu açmam, onu sinirlendirmemem ile alakalıyken son aramasının üzerinden on beş dakika geçmiş olduğunu gördüm. Eğer meraklandıysa biraz daha bekleseydi o zaman.
Telefonu yatağa attıktan sonra yerimden kalkmış saçlarımı da hallettikten sonra odamdan çıkıp mutfağa geçmiştim. Annem yemekleri hazırlamış babamla abimin gelmesini televizyon başında bir şeyler izleyerek bekliyordu.
Ne yemek var diye tencerelere baktığım sırada kapı açılmış içeri babamla abim aynı anda girmişti. Kapıda karşılaşmışlardı büyük ihtimalle.
Tabakları masaya koyduğumda babam da abim de üzerlerini çıkarmış masaya geçmişlerdi.
Kimseyle ilgilenmediğim kendi halimde takıldığım yemek masasında abim gözlerimi fark etmiş bunu bana sormak yerine anneme beni göstererek ''Ne oldu buna?'' diye sormuştu.
Abimin değiştiğini şu masada gerçekten de bir tek ben mi fark ediyordum? Tamam, önceden de can ciğer kuzu sarması değildik ama kanlı bıçaklı da değildik. İyice kaba saba biri olup çıkmıştı.
Sonuçta bana ne olduğunu sormadığından hiç cevap vermemiş yemeğimi yemeye devam etmiştim. Abimin sözünden sonra babam yüzüme bakmış ve ''Gözlerin kızarmış yorgun musun?'' diye sormuştu. Babamı onaylamaktan başka bir şey yapmadım.
Her zamanki gibi sessiz sedasız geçen akşam yemeğimizde bu hafta sonu yemeğe gelecek Feyza ve ailesinin dışında bir şey konuşulmadı. Sofradan kalkıp masaya dokunmadan direkt odama geçmiştim. Öyle akşam vakti çıkıp gittiğim bir yer olmadığından bugün Emir ile konuşmak için çıktığımda ne diyeceğimi düşündüm. Hiçbir şey söylemeden çıkıp evden gitmek ben de isterdim ama öyle huylarım olmadığından bizimkiler merak edecek, soracaklardı.
Aklıma ilk Ayça gelmişti. Ara sıra dükkânı geç kapatır orada kızlarla vakit geçirirdi müşterileri gittikten sonra. Anneme oraya gideceğimi söylersem bir şey söyleyeceğini sanmıyordum.
Telefonum hala sessizdeydi ve en son bakmamın üzerinden iki cevapsız arama daha vardı. Biri Melih biri Emir'di. Kendi aramalarına cevap vermeyince kardeşine mi aratmıştı yoksa? Umursamadım. Arasam rahat konuşamayacağımdan mesaj atmıştım.
Defne: Nereye geleyim konuşmak için?
Mesaj atmamın üzerinden üç dakika geçmeden peş peşe geldi mesajlar.
Alpay Emir: Var senin bir karın ağrın
Alpay Emir: Aklım sikildi bir şey oldu diye
Alpay Emir: Kahraman abinin oraya geç yoldayım geliyorum
Bu saatte açık mıydı ki şimdi orası? Açık olmalı ki git diyordu Defne, uzatma. Git ve ne olacaksa olsun. Pijama yerine eşofman giyinmiştim ama şimdi orada birileri varsa ayıp olmasın diye hemen kot pantolon ve üzerime de ince bir kazak geçirdim. Keşke yalnız olsak. Birileri varken nasıl konuşacaktık ki?
Ne olur ne olmaz Ayça'ya kısaca durumu bildirip mesaj atmış bizimkilere ona geldiğimi söylediğimi bir durum olursa beni bildirmesini söylemiştim. Geriliyordum, böyle şeylere daha önce hiç bulaşmamıştım ve en ufak yalanım ortaya çıksa sanki tüm dünya karşıma geçecekmiş gibi hissediyordum.
Ayça sağ olsun bu durumu halledeceğini ama neler olduğunu sorup durmuştu. Bir de bugün dükkânı erken kapattığını sorarlarsa eve geldiğimi söylemem gerektiğini söyledi. Evde tekmiş zaten bir sıkıntı olmazdı yani. Daha sonra anlatacağımı söyleyip çıktım odamdan. Bizimkilere söylediğimde önce bi' duraklasalar da bir şey dememiş geç kalmamam gerektiğini söylemişlerdi.
Telefonumu ve anahtarımı montumun cebine attıktan sonra merdivenlerden sessizce inmiş kimseye yakalanmamaya çalışmıştım. Şimdi Esma görürü bekle ben de geliyorum der her şeyi mahveder... Bulunduğum durumdan iğrendim. Kendi evimden kaçarak çıkıyordum resmen.
Hızlı adımlarla karanlığın çöktüğü sokakta ilerliyor tanıdık kimseye görünmemeye çalışıyordum. Düşündüm de şu an kış olmasa herkes sokakta, kapıda, pencerede birbirini izliyor en ufak hareketini takip ediyor olacaktı. En büyük dedikoduyu bulana ise büyük ödül... Az kaldı Defne. Çok az kaldı. Gün gelecek sadece özlemle hatırlayacaksın bunları.
Kahraman amcanın dükkânın önüne geldiğimde genç bir çocuk kapıda sigara içiyordu. Ne yapacaktım şimdi? Ne deyip içeri geçecektim ki? Çekimser adımlarla ona yaklaştığım sırada sokağı araba sesi doldurmuş ardından da sert bir frenle durmuştu. Benim kendisine yaklaştığımı fark edip elindeki sigara bitmemiş olsa bile söndürüp bana dönen çocuk araba sesiyle hemen yanımızda duran arabaya dönmüş Emir'in arabadan inip kapıyı sertçe kapatmasını izliyordu.
Ben kendime sinirli derken burnundan soluyan kırmızı görmüş boğaya benzeyen adamın siniri beni daha da germişti. Hakkı yok Defne! Onun şu an için hiçbir şeye sinirlenmeye hakkı yok.
Çatık kaşları yüzümle buluştuğunda mümkünmüş gibi daha da çatılmış alnı kırışmıştı.
''Abi Kahraman amca yedek anahtarı bıraktı, çıkmadan sobayı söndürmeyi unutmasın dedi.''
Koyulaşmış ve yeşillerini iyice belli eden gözleriyle gözlerime meydan okumaya çalışan adam bakışlarını benden çekmeden yanımızdaki çocuğa elini uzatmış anahtarı avucuna bırakmasını beklemişti.
Sadece bir halka ve ona takılı tekli anahtarı aldıktan sonra çocuğa dönüp ''Eyvallah.'' demişti. Çocuk merakla bir ona bir bana bakınca Emir bunu fark etmiş dişlerinin arasından ''Hadi abicim. Sağ olasın.'' demişti ama çocuk bunu duymamış gibiydi. Ben ellerim cebimde kırgın gözlerle onu süzüyor bir an önce hesap sormayı bekliyordum.
''Mustafa!''
Çocuk, Emir'in kükrer gibi birden sesini yükseltmesiyle yerinde sıçramış hiçbir şey demeden resmen topuklamıştı.
Ondan önce ben ilerleyip birkaç basamaktan inip kapıyı aralamış ve içeri geçmiştim o da peşimden girip kapıyı sertçe kapatmıştı. Kapının açıldığı anlaşılsın diye koyulduğunu düşündüğüm birbirine çarpınca ses çıkaran zile benzeyen şey kapının sertçe kapanmasıyla askısından çıkıp yere düşmüştü.
''Senin derdin beni çıldırtmak mı?'' Ayarlayamadığı, ayarlamak için de uğraşmadığı yüksek sesi kulaklarımı doldurduğu gibi geniş bir salona benzeyen dükkânı da doldurmuştu.
O öyle bana karşı sesini yükseltince ben de dayanamayıp ona sesimi yükseltmiş ellerimi cebimden çıkarttıktan sonra nereye koyacağımı bilemeden yüzümü ona dönüp bağırmıştım. ''Bağırma bana!''
İçine derin bir nefes çekip burnundan solumuş üzerindeki takımın ceketini hışımla çıkarıp kömür sobasının karşısında bulunan üçlü ama en az beş kişinin yerleşebileceği geniş kanepeye fırlatmış bana dönüp konuşmuştu. ''Arıyorsun!'' Tek eliyle saçını dağıtıp devam etti. Kendini dizginlemeye çalışmaya başlamıştı sonunda. ''Sonra ne sikim olduysa ağlar gibi sesin çıkıyor...'' Gözleri gözlerimden ayrılıp gözaltlarımda, yüzümde ve dudaklarımda dolandı.
Onun söyleyeceklerinden önce benim söyleyeceklerim vardı. Üzerindeki ceketi çıkarmakta ne kadar haklı olduğunu şimdi anladım. İçeride kömür sobası harıl harıl yanıyordu ve benim üzerimdeki mont artık beni terletmeye başlatmıştı. Çıkarmama gerek yoktu. Söyleyeceklerimi söyleyip gidecektim buradan. O böyle bağırıp çağırmaya devam ederse birisi sesimizi duyacak iyice çıkmaza sokacaktı.
Onun lafını bölüm ben devraldım bağırma işini ''Sen ne iğrenç bir adamsın ya!''
Bunu beklemiyordu. Bakışlarından anlamıştım. ''Sen!'' dedim parmağımı ona uzatarak ''Önce gelip seni seviyorum, senin iki aylık sevgine inanmıyorum falan deyip beni alaya alıyorsun...'' boğazım acımıştı, bağırmak zorundaymış gibi hissediyordum kendimi. Sanki böyle rahatlayabilirmişim gibi gelmişti. ''Sonra o kadından beraber olduğunuzu öğreniyorum sa-...''
İyi bile dayanmıştı onun sözünü kesmemden sonra. Aynı şekilde o da dayanamamış benim sözümü kesmişti.
''Ne saçmalıyorsun?'' Bu sefer bağırmak yerine gür bir sesle gerçekten de beni anlamaya çalışarak sormuştu bu soruyu.
İnkâr mı edecekti? Salak yerine falan mı koyacaktı beni?
Aptal herif!
Kalbimi kırmana izin verdiğim için nefret ediyorum kendimden de senden de.
''Sumru...'' Allah kahretmesin sesim niye titredi ki şimdi?
''Sumru bugün beraber olduğunuzu...'' Sadece sesim titremiyor gözlerim de yaşarmaya başlamıştı. Hayır. Lütfen, hayır. Şimdi olmaz. Tüm söyleyeceklerimi söyleyeyim sonra ne kadar ağlayacaksam ağlardım ama şimdi olmaz.
''Ne?'' Devamını getiremediğim cümleyi hangi kelimeyle tamamlayacağımı tahmin ediyordu büyük ihtimalle. Şok olmuş bir şekilde 'ne' diye sorması bundandı.
''Ne Sumru'su Defne?''
''Sen beni aptal mı sanıyorsun ya? Seni sevdiğimi söylediğimde niye gelip bana...'' Ağzımdan kaçan hıçkırıkla ağlamaya başlamıştım. Sıcak hava, sinirden çıkan ateşim ve üzerime üzerime gelmeye başlayan burası yüzünden ter su içinde kalmışım gibi hissettim kendimi. Ellerim titriyordu ama bunu umursamadan montumun fermuarını indirmiş üzerimi çıkarmaya çalışmıştım.
''Defne!'' Ağlamam karşısında az önceki sinirinden bir şey kalmamış sadece şaşkınlık içindeydi ya da ben öyle görüyordum.
Hani onu göremiyormuşum ya!
''Ben sizi gördüm. Sana söyledim, sordum gör-düm dedim ama...''
Ağlamamın hızlanmasıyla bana yaklaşmaya çalıştığında ondan birkaç adım uzaklaştım. Ellerimle sanki kendimi korumaya çalışıyormuş gibi ona karşı gelmiş devam etmiştim. ''Niye yalan söyledin bana.'' Tarazlı çıkan sesime karşı şefkatle bakmış ona karşı gelmeme rağmen ellerini yanaklarıma koyup gözyaşlarımı silmişti.
''Bırak ya!'' Ben dokunma, yaklaşma dedikçe böyle mi olacaktı bu?
''Güzelim bi' sakinleş.''
Sakinleş deyince oluyordu çünkü her şey. Sinirle ellerimi yüzümdeki ellerinin üzerine koyup tuttuktan sonra indirmiştim. Bu hareketim hiç hoşuna gitmemişti ama karşı da çıkmamıştı.
Bir elini siyah kemerinin üzerine koyup diğer eliyle de burun kemerini sıktıktan sonra biraz beklemiş ardından da ''Neyi nerenle anladın, bilmiyorum. Ama öyle bir şey yok! Kendi kendine kurup kendini de beni de yorup yıpratma.'' demişti.
Güldüm. Hatta kahkaha attım bu söylediklerine. Beni cidden aptal sanıyordu. Adama bak ya!
''Sen sevgilini aradığında onun yanındaydım yanında!'' O kendini bana karşı ne kadar tutabiliyorsa ben o kadar tutamıyor resmen çemkiriyordum çatallı sesimle adama. Anlık hızlanan ağlamam kesilmiş onun yerini derin iç çekişleri almıştı.
Onunla ilk defa böyle bir durumdaydık ve ne o ne yapacağını biliyordu ne de ben. Kendini tutamayacak gibi oluyor sonra bakışları yüzümde dolanıyor ve tekrardan kendine hâkim olmaya çalışıyordu.
Alpay Emir her defasında sabrımı sınama, sinirimle oynama dese de sabırlı bir adam, o sinirlerine ve kendine hâkim olabilen biriydi. Benim rahatlamamı sinirimi üzerimden atmamı bekliyordu belki de ama böyle karşımda durması da sinirimi bozmaya başlamıştı.
Sobanın yaydığı ışığın haricinde duvara monte olan ve ortama loş bir ışık sağlayan ışıklandırmalar açıktı ve ben bunalmıştım burada. Üzerimdeki kazağın yakasını çekiştirip birkaç adım attım etrafımda ikimiz de ayakta karşılıklı duruyorduk.
''Niye yalan söyledin bana?'' Sessiz çıkan sesime karşılık bu sefer kendini tutamayan o olmuştu.
''Ne yalanı söylemişim amına koyayım! Tutturmuşsun bir yalan da yalan.'' Ona inanmadığımı göstermeye çalışıyordum bakışlarımla. '' Bir bok olduğu yok. Ya otur şuraya dinle beni ya da kurduklarına inan yıprat dur kendini.''
''Ben bir şey kurmadım!'' Söylediklerimle eş zamanda öyle bir bağırdı ki istemeden de olsa susmak zorunda kaldım. ''Kes sesini!''
Bir küfür savurmuş ''Geç otur şuraya.'' diye ceketini attığı kanepeyi göstermişti ardından da boynundaki kravatını gevşetmek için çekiştirip yanımdan geçip gittikten sonra bir kapıyı açıp içeri girmişti. Arkamda kaldığından nereye girdiğini göremedim. Belli ki yine konuşamayacaktık. Sırf o dedi diye bile geçip oturasım gelmiyordu. Onun dediği hiçbir şeyi yapasım gelmiyordu zaten.
Sinirle saçlarımı kavrayıp toplamış ardından dolayıp ensemde bırakmıştım, tokam niye yok diye bağırasım geliyordu. Ona gideceğimi söyleyip çıkıp gidecektim buradan, arkamı dönüp girdiği kapıdan baktığımda ufak bir mutfak karşıladı beni.
Ellerini kısa mutfak tezgâhına yaslamış başını öne eğmiş öylece soluklanıyordu. Geldiğimi fark etti ama ne pozisyonunu bozdu ne de bir şey söyledi.
Çıldırttın adamı Defne.
''Gidiyorum ben.''
Hâlâ bir tepki vermeyince meraklanmıştım. Bir adım daha atıp başımı kapıdan içeri uzattım.
''Sana diyorum.'' Adını anmak istemiyordum. Normal tutmaya çalıştığım sesim bağırmamdan dolayı hırıltılı çıkmıştı.
''Konuşmadan adım atamazsın dışarıya.'' Az önce kalıbına sığamıyormuşçasına yerinde duramayıp bağırıp çağıran o değilmiş gibi sakince soluklanarak konuştu ve yavaş yavaş düzeltti bedenini.
Deme işte böyle aptal. Sen şunu yap bunu yapma dedikçe benim tam tersini yapasım geliyor!
Dinlemek istiyorsun Defne, kendini aklasın istiyorsun. Şu saçmalığa bir son versin istiyorsun.
Ona istemediğimi, gideceğimi söylemek için dudaklarımı aralayıp soluklandıktan sonra konuşacağım sırada lafa girip ''Aklımla oynama benim!'' diye uyarmıştı beni.
Az önce çekiştirerek gevşettiği kravatını çıkardı ve eline doladığı. ''Geç içeri,'' deyip kapıdan çekilmemi ve ilerlememi bekledi.
Uzatmak istemedim. Onun alev alev bakan gözlerine bakmadan arkamı dönmüş gidip koltuğun ucuna oturup kucağıma da yanımda bir kolu yere değen montumu alıp kollarımı üzerine koyduktan sonra konuşmasını bekledim kucağımdaki ellerime bakarken.
Ortada bulunan büyük, koyu kahverengi bir ağaçtan yapılmış alçak, masa desem masa değil sehpa desem hiç değil, onu biraz önüme çekip üzerindeki gazete yığınlarını önüme oturmadan önce kenara itmişti.
Dizlerim dizlerinin arasında birbirine değiyordu ve aramızdaki boy farkı ikimizin de oturmasıyla biraz kapansa da bana üstten bakıp kucağımdaki ellerimi tuttu.
Ellerimi çekmedim, çekemedim. Daha doğrusu çekmek istemedim. Benim ellerim onun büyük elleri arasına hapsolurken dokunuşlarının beni rahatlattığını hissettim. Keşke hep ellerim onun elleri arasında olsa dedim.
Elimi elinden çekmemiş yine de yüzümü kaldırıp yüzüne bakmamıştım. İki elimi tek eliyle tuttuktan sonra diğeriyle çenemden tutup gözlerimizi buluşturdu.
Dokunuşları ne kadar nahifse yüzü de bir o kadar ifadesiz ve sertti. Bakışlarındaki yoğunluk içimi titretti.
Öyle güzel baktı ki hep öyle baksın istedim. Gözleri aynı anda bir sürü şey söyledi ama ben bunlara hazırlıklı hissetmediğimden gözlerimi anında çektim gözlerinden.
''Kaçırma gözlerini.''
Gözlerimi kapatıp derince nefes aldım. Kırgınca çıkan sesime mani olamadım. ''Niye yal...'' Direkt sözümü kesmiş beni uyarmıştı. Yalan söylemedim deyip diretecekti belli ki. Elimi onun sıcacık avcundan almak için çektiğimde tutuşunu sıklaştırmış buna izin vermemişti. ''Seviyor musun onu?''
Güler gibi nefesini seslice vermiş elimi eliyle beraber kaldırıp kalbinin üzerine koymuştu. İnce beyaz gömleğinin vücuduna temasımı engelliyor olması sinirimi bozdu. Ellerimizin altındaki kalp öyle kuvvetli atıyordu ki onu hissetmek bambaşka şeyler hissetmeme neden oldu. Çenemi tutup kaldırdığı eli yanağımı bulmuş tekrardan ona bakmamı sağlamıştı.
''Burada...'' derken elimi elinin altında ezercesine oraya bastırdı ve başparmağıyla hala nemli olan yanağımı okşayıp devam etmişti söyleyeceği şeye. ''Senden başkasına yer yok.'' Öyle net dile getirdi ki bunu, buraya gelmeden önce düşündüğüm her şeyin üzerine kalın bir perde düşüverdi. O hariç herkesin söylediği şeyler yalan oluverdi birden bire.
Onun bir sözüyle düşüncelerimin değişmeye başlaması hiç hoşuma gitmedi ama.
Şu an benim, bizim ellerimizin altında atan kalp o kadının da temasını hissetmişti.
Etkisi altından çıkabilmek adına yüzümü sağa sola sallayıp elinden kurtulmuş elimi çekip diklenircesine ona bakmıştım.
''Ona da mı aynısını söyledin? Onun da eli...'' az önce elimin altında olan göğsüne baktıktan sonra devam ettim. ''Oradaydı.''
Yüzüne baktığımda gözlerini kapatıp başını geriye doğru atmış sonra da sağa sola yatırmıştı boynunu. Boynu gözlerimin önüne serildiğinde derince yutkunmuştum. Çek gözlerini Defne.
''Anlamadan dinlemeden, yaktın. Yine!''
Huyumdu evet, biliyordum ama bu sefer ona bir şans vermiştim. Dinleyecektim. Ta ki çıkmadan önce o kadını aradığını öğrenmeme kadardı bu sabrım.
''Babası rica etti.'' Başka bir şeyden bahsetmesiyle ne dediğini anlayamadım. ''Mahalleye geri dönmek istiyor. Arsa almış.'' Sanki sözcükleri cımbızla çıkarmaya çalışıyoruz dudaklarının arasından, anlatsana şunu düzgünce be adam.
''İnşaat izni için proje ve imza gerekiyordu masraf da çok olunca bana danıştı. Elinde büyüdüğüm adam, kabul edip yardımcı oldum.'' Konu nereye bağlanacaktı bilmiyorum ama sakince dinlemeye devam ettim ara ara bacağıma sürtünen bacağı dikkatimi dağıtsa da...
''Kendisi burada olmadığından imza işleriyle Sumru ilgilendi bir iki defa da dosya için aradım o kadar.''
Böyle beni inandırmaya çalışır gibi gözlerimin derinine bakarak bir şeyler açıklaması şaşırtmıştı ama bu muydu yani? Bu muydu onları öyle yakın görmemin açıklaması?
Dudaklarım kurumuş ve gerilmişti. Bunu söylediklerine karşın gülmem sonucu anladım. Gerilen dudaklarım canımı acıtmıştı. Kollarımı çekip göğsümde bağlamış dudaklarımı nemlendirdikten sonra düşüncelerimi söylemiştim. Tekrardan aynı şeyleri sormuştum. Ben ona konuşurken onun bakışları az önce nemlendirdiğim dudaklarıma düşmüş tekrar gözlerimi bulmuştu.
Üzerime doğru eğilip olayı o kadının yanlış anlamasına bağlamış bugün de onu alıp mesai saati bitmeden valiliğe inşaatın başlaması için projeyi onaylatmaya gittiklerini söylemişti.
Bir olayı yanlış yorumlaması sadece o kadının sorunu değildi. Demek ki Emir'den o yakınlığı bulmuş o sebeple öyle konuşmuştu.
''Ayrıca,'' Birden az önceki sert ses tonuna döndüğünde ne diyecek merak ettim. ''O gün kenardan köşeden izleyeceğine yanıma gelseydin, ona ağzının payını verdiğimi bilirdin.''
Ne tarafa gülseydim? Yanıma gelseydin diyor adama bak! Ağzının payını böyle mi vermiştin üstelik? Çünkü Sumru rahatlıkla ablana gidip biz birlikteyiz ilişkimiz var ama adı yok, diyebiliyordu da!
Kollarını dizlerine yaslamış bacaklarının arasında ellerini birbirine geçirmişti. Elleri ile bacaklarımın arasında birkaç santim ancak vardı. Yerimden kalkıp ona çarpmadan aradan çıkmıştım. Hızla ayaklanmama önce tepki vermeden bakmış sonra o da ayaklanmıştı.
Sobanın içindeki ateş geldiğimizde de öyle kuvvetli değildi zaten. Şimdi de sönmeye başlaması, bizim hareketsizce oturmamız derken üşümeye başlamıştım.
Elimdeki montumu giymeye başladığımda bakışlarını hiç üzerimden çekmedi. ''Ne olursa olsun. Sen ona öyle anlayacağına müsait bir yakınlık vermişsin belli ki. Yoksa niye gelip Emel ablaya ilişkimizin adı yok ama ilişkimiz var desin.''
Bu konudan sıkılmıştım. O da sıkılmıştı ki Emel ablanın ne alaka olduğunu bile sormamış bu konudan sıkıldığını ağzının içinden homurdanarak belli ediyordu. Montumun fermuarını çektiğim sırada onun koltuktaki ceketinden telefonunun sesi yükselmiş ikimizin bakışları da oraya yönelmişti.
Ağır hareketlerle ceketi eline almış cebinden telefonu çıkardıktan sonra kulağına götürüp karşı tarafı dinlemişti. ''Yok anne, beklemeyin. Size afiyet olsun... Tamam, gelirim yarım saate.'' dedikten sonra kapatmış bu sefer pantolonunun cebine koymuştu telefonunu.
Şimdi ne yapacaktım? Daha fazla istemiyordum zaten burada kalmayı. Üstelik yeni yeni aklım yerine geliyordu. Ya biz burada bağrışıp dururken biri gelseydi de bizi böyle bir başımıza görseydi? Nasıl açıklayacak, ne diyecektik? Sadece duvardaki aydınlatmanın açık olması dışarıdan kimsenin olmadığını göstermeye yetecek olabilirdi ama seslerimiz...
Ellerimi cebime koyduktan sonra o hariç her yere bakıyordum. Bir gün gündüz gözüyle şurayı incelemeyi o kadar çok istiyordum ki. Duvardaki raflarda bulunan kitaplar ve plakları az çok seçebiliyordum.
''Hoşuma gitti.''
Sesini duymamla karşımda ceketini giyen ve masadaki kravatını alıp cebine koyan adama anlamaz gözlerle baktım. Dudağının kenarı yukarı kıvrılmış hafifçe gülüyordu. ''Kıskanman.'' diye açıklamıştı. Yüzüme baktıktan sonra yaklaşıp devam etti sözlerine. ''Deliye dönüp sinirlerimin içine etsen de.''
Elini kaldırıp saçlarıma uzandığı sırada yanından geçmiştim ama belimden tutup durdurması birden sarılması tüm hareketlerimi birden bire kesti.
Gözlerimin şaşkınlıkla açılmasını görmemesi işime gelmişti. Allah bilir yüzüm ne haldeydi.
Onun sıkıca sarılmasına karşın benim ellerim havalanmış ne yanıma düşmüş ne de omuzlarını bulmuştu.
''N- ne yapıyorsun?'' Heyecandan mıydı bu kekeleme, ona ilk defa bu kadar yakın olmamdan mıydı dizlerimin titremesi?
Belimdeki kolunu daha sıkı yapıp beni kendine iyice çekmiş yüzünü saçlarıma gömmüştü. Bu duruma yenik düşen kollarım onun geniş kollarını bulmuş sıkıca tutunmuştu. Üzerime eğilmiş olması yanağımın omzuyla boynu arasına temas etmesine sebep oldu. Titreyen parmaklarım bu titremeye bir son vermek ister gibi altındaki pazularına kendini bastırıyordu.
Uçup giden aklım, yerine sığamayan kalbim ve kapanan gözlerim onun burnuma ilişen kokusunu solurken utanmadan kolları arasına daha da sığınmama sebebiyet verdi. Kulağımın biraz üzerinde saçlarımın arasında sıcak nefesini hissediyor ama dediklerini işitemiyordum. Gerçekten de aklım durmuştu.
İlk defa onun kollarındaydım ama niye ilk defa buradaymışım gibi hissetmemişim? Sanki hep buraya aitmiş gibi. Hep burada olmak ister gibi. O hala kısık sesle bir şeyler söylüyordu ama ben anlayamıyordum. Duyuyordum, kulağıma sesi geliyordu ama devamı yoktu.
Ben hala kollarındayken kendini çeken o oldu. Ama bedenini bedenimden bir nebze olsun uzaklaştırmadı. Yüzünü gömdüğü yerden çekmeden önce saçlarımın kokusunu derince içine çekmiş yüzünü kaldırıp yüzüme bakmıştı. ''Şaşkın ördek.'' dediğini ve güldüğünü duydum.
Ağzını kapat Defne.
Belimdeki elini gevşetti. Yüzüme düşen saç tutamlarını ellerini yüzüme koymadan önce iteledi ve sıcacık elleri benim yanaklarımı buldu.
Bense içimde ateş dışımda kuru soğuk donup kalmıştım olduğum yerde. Ne bir şey söyleyebiliyor ne de hareket edebiliyordum. Yüzündeki tarifsiz tebessümle yanaklarımdaki parmakları kirpiklerime dokundu. Onun huzur veren dokunuşuyla gözlerim kapanmış kollarındaki ellerim onun bileklerine yakın bir yere kadar düşmüştü.
''O kadar güzelsin ki...'' Fısıltı gibi çıkan sesi bile tok ve kendinden emin çıkmıştı. ''Sana dokunmaya kıyamamak, kokunu korkmadan solumak, kollarımda varlığını hissetmek böyleymiş. Bambaşka...''
Kapalı gözlerim onun sessizce çıkan sesine uyumlu olarak hiç açılmamış daha da yummuştu kendini. Sanki gözlerimi açsam her şey biz toz bulutu olacak ve annem gelip 'Hadi Defne, geç kalıyorsun.' deyip beni uyandıracaktı.
Yutkundum. Aylarca susuz bırakılmış bir mahkûm gibiydim. Suya hasrettim ama suya kavuşsam da kana kana içemeyecektim. Bunun bilinceydim. Bunun bilincinde olmak yaktı canımı. Sonrasında ise Alpay Emir'in dudaklarının sıcaklığını hissettim.
Alpay Emir'in dudakları tenimle buluştu.
İçimi titreten beni elden ayaktan çeken bu dokunuş çok... Farklıydı.
İlk defa onun dudakları benim tenimle buluştu ve ben buna alışmaktan korktum. Bu korkuyu tüm hücrelerimde hissettiğim sırada tek korkum bu da değildi. Onun huzur verdiği dokunuşlarına, alnıma dokundurduğu dudaklarının varlığına alışmaktan korktum. En çok da alışıp onlarsız yapamamaktan korktum.
Dudaklarını alnımdan çekmiş yerini alnı almıştı. Burnunun burnuma temas ettiği sırada kapı açılmış ve Emir'in kapıyı sertçe kapatmasından sonra yere düşen ses çıkaran şeye çarpıp ses çıkarmıştı.
Az önce sıraladığım korkulardan çok daha büyük bir korku ve panikle doldum. Birinin kapıyı açmasıyla kollarındaki ellerim Emir'in göğsünü bulmuş onu hızlıca ittikten sonra bedenim bana seslenen adama dönmüştü.
''Defne!''

Yorumlar