top of page

GİRİŞ

  • Yazarın fotoğrafı: rubeyyka
    rubeyyka
  • 26 Kas 2025
  • 12 dakikada okunur

UYARI

Okumaya başlayacağınız Payaslı adlı bu kurguda fazlasıyla olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar bulunmaktadır. Her karakter (yazardan bağımsız olarak) kurgu boyunca davranışları ve sözleriyle sizin değer yargılarınızla ters düşebilir. Bu noktada okuyacağınız kurgunun karanlık bir yanı olduğunu, legal ve illegal birçok faaliyeti içinde barındırdığını; değinilen dil, din, ırk, politika ve cinsiyet ayrımlarının; konusu geçen devlet kurum ve kuruluşlarının içinde bulunduğu durumların tamamen kurgudan ibaret olduğunu unutmayın.

Okuyacağınız her şeyin bir bütün olduğunu, en önemlisi karakterlerin dile getirdiği düşüncelerin yazarın fikir ve değerlerini yansıtmadığını dikkate alınız.

Bu bir mafya kurgusudur.

Lütfen ama lütfen yaşı küçük olan, henüz neyin iyi neyin kötü olduğunu tam anlamıyla ayrıştıramayan güzel insanlar kendilerine biraz daha vakit tanısınlar.

Tüm bu uyarıların bilinciyle okumanızı ve her satırda yüreğinize dokunabilmeyi temenni ediyorum.


PAYASLI

22.08.22

Olur da bir gün kapıma dayanırsa yaşanmamış günlerin acısı, işte o an gözünü kırpmadan kaz mezarını Payaslı.

🥀

10 Eylül 2004

Vahran, Cezayir

İnişli çıkışlı anlarda dahi yan yana duran, önlerine çıkan her engeli birbirine kenetlenen elleriyle hiç ayrılmadan sırtlayan iki aşığın günüydü bugün. İki ayrı günlün bir olmasıyla ne araya giren kilometreler göze gelmişti ne de birbiri için atan iki yüreğin ayrı lisanla apayrı hayatla yaşamış olması engelleyebilmişti bu sevdayı, bu sevdanın nefes olduğu yaşamı.

Bugün, yıllar önce Cezayir'in en olmadık yerinde ufacık bir göz göze gelişle ansızın kara sevdaya düşen bu iki aşığın en kutlu günüydü, kutlanması için ne savaşlar verilen...

Oysa 2004 yılının 10 Eylül'ü, en kutlu günlerin 6. olması gerekirken ve küçücük bir kızın hayallerini süslerken, bugünden itibaren kara gün diye anılmayı hiç hak etmiyordu.

Çünkü bu sevdanın yaşam verdiği o beden, küçücük gövdesine fazlasıyla devasa gelen metanetle babasının yolunu gözlüyordu.

Altı yaşına girmek için babasını da yanında istemekten başka hiçbir şey dilemiyordu.

Issız topraklar üzerinde, ülkenin en akla gelmeyen yerinde, gönülden ırak olmasına müsaade edilmeden sadece gözden ırak olan o gizli saklı evde, en kutlanılması gereken günün telaşı sarmıştı dört bir yanı.

Büyük masalar, o masayı donatan dostlar ve eşsiz lakırdılar yoktu belki etrafı şenlendiren, lakin aylardır hasretlik çeken, birbirine kol kanat geren iki kişinin bütün heyecanı denkti tüm bu istenilen hayatın görünmeyen ıstırabına.

Bir içeriye bir dışarıya koşuşturan, olur da gelecek sesi duyamam korkusuyla gecenin zifiri karanlığını bile utandıran kapkara saçlarını kulaklarının ardına sıkıştıran o küçük kızın kalbindeki sızı, dakikalar birbirini kovaladıkça katlandı da katlandı.

Bu defa koşuşturduğu bahçeden eve girerken ne yüzü gülüyordu ne de annesinin bacaklarına yapışıp sabırsızlıkla saati soruyordu.

Babasının hayran kala kala sevdiği upuzun, düz saçlarına sırf onun için kondurduğu kurdelenin bahçenin bir köşesine düşmesini bile umursamıyordu. Babası yoksa onun için hazırladığı sürprizin de önemi yoktu. Ne o kurdeleye annesinin işlediği ismi gösterme hevesi kalmıştı ne de yeni eğlenceler peşinde koşası.

Evdeki sevdalı genç kadınsa hissettiği heyecanla, kokusu burnunda tüten sevdiğine dakikalar sonra kavuşacağının farkındalığıyla tıpkı kızı gibi yerinde duramıyordu. Mutfakta oradan oraya salınıyor, kendisine uğraş bulmak için çabalıyordu ama dakikalar geçmek bilmediği gibi kalbinin gümbürtüsü durmuyor, sevdiği ona bir türlü gelmiyordu.

Küçük adımlarla bu defa koşuşturmadan mutfağa giren ancak saati bile sormadan çektiği sandalyeye geçen kızına baktı şaşkınlıkla. Masaya dayadığı kollarına yüzünü yaslayan bebeğiyle bir şeylerin yolunda gitmediğini anladı, anında küçük bedenin yanında soluklandı.

"Ne oldu anneciğim?" sorusuna verilebilecek birçok cevap vardı aslında. Ancak fısıltının bile şu an feryat figan sayılabileceği bir sessizlikle içli içli "Babam gelmeyecek değil mi?" diyen küçük kız annesini lal etmişti. "Söz vermişti bana. Bugün gelecekti ama gelmeyecek işte!"

Kadının sevgiyle sıvazladığı gece karası saçlara karışan parmakları duraksadı. "Gelecek," dedi umuduna sarılarak. "Gelecek ahu gözlüm. Neden bakmıyorsun bana?"

Yanağını yasladığı masadan yüzünü kaldırıp güzelliğini aldığı kadına baktı dolu gözlerle. "Bana öyle söyleme," dedi sesine de sessizliğine de karışan özlemle. "Ben babamın ahu gözlüsüyüm sadece. Gelsin, o söylesin. Sen bana öyle deme."

Anne olmak, canından bir parçaya yuva olmaktı önce, sonra da parçalara da ayrılsan yuvası olduğun o canı kendi canından bile çok sevmekti; gerekirse kendini unutup onu düşünmekti. Şimdi tam da bunun olması gerekliydi.

Görenin özendiği, göremeyenin ah edeceği güzellikteki ceylan bakışlar şimdi dolu doluyken titrek uzun kirpikleri ıslandı ıslanacaktı küçük kızın. Kimi insan neşesiyle, kimi cilvesiyle kimi de duruşundaki asaletle yer edinirdi zihinde. Bu kızın bu yaşında bile duruşuyla, bakışıyla insanın zihnini karıştırması hiç akıl kârı değildi. Küçüğün hislerini perdelemesi, duruşundan ödün vermeden annesini bile bir bakışıyla kendinden geçirmesi hiç şüphesiz ruhuna bulanan asaletindendi.

Genç kadın kendi telaşını ve merakını bir yana bıraktı, eğilip küçük bedeni kucağına aldı. Boynuna sarılan narin kollara bastırdı dudaklarını. "Bence baban senin yüzünden bu kadar geç kaldı anneciğim." dedi kızının yüzünü güldürecek, onu meraka sevk edecek bir tonlamayla. "Yoksa söz verdiği gibi sabahında burada olurdu."

İstediği olmuş, kızı oltayı yutmuştu. Şaşkınlıkla "Yaa..." diyen ince sesle kadın da rahat bir nefes aldı. "Benim yüzümden mi? Neden ki?"

"Sen büyüdün ya şimdi," diyerek kucağındaki kızın gönlünü eyledi. Büyüdüğünü zaten hisseden ama bunu annesinden duyunca daha da benimseyen kız burukça gülümsedi. "Baban kesin düşünüp duruyordur şimdi."

Bu tebessümle, gözleri, kızının günler önce düşen dişinin bıraktığı boşluğa daldı. Harun bundan da mahrum kalmıştı. Hayat öyle büyük vurmuştu ki sillesini, önünde ne var ne yok yıkmıştı; o da kalbinde yaşattığı iki küçük kadından böyle böyle yoksun kalmıştı.

Ne bebeğinin attığı ilk adımında yanlarındaydı sevdiği ne de hastalandığında ateşler içindeyken kızının baba diye sayıkladığı o soğuk gecelerde.

Ama artık son olsun istiyordu Bennu. Sevdiğiyle olmak, kızına aile sıcaklığıyla yaşatmanın hayaliyle yatıp kalkıyordu. Ne de olsa her şeyin bir oluru bulunurdu. Hiç görmemişti sevdiği adamın yaşadığı toprakları ancak kızı kendi yaşadığı hayatı yaşamamalı, gizli saklı tüketmemeliydi yaşamını.

Geceler boyu, ona anlatılanlarla Türkiye'yi anlattı, sevdiğinden öğrendiği lisanı aktardı. Kızını tüm zorluklara rağmen bugünlere getirdi. Böylelikle evladı gönlünü verdiği adama layık olsun istedi. Sahip olunan varlığın en iyisi, en güzeli, en değerlisi olsun diye diledi; zaten bundan sebep Ahra koydu adını.

Bennu "Doğum günü hediyesi olarak ne istediğini söylemedin bana." dedi kulağa hoş gelen aksanının karıştığı tatlı bir tonlamayla. Kızının yüreğinden geçeni biliyordu da bilmezlikten gelmek istiyordu. Aynı düşün peşinden düşe kalka ilerlemenin hayalini kuruyorlardı. "Ben de babana yardımcı olamadım haliyle. Şimdi baban sana ne alsam diye düşünüp durmaktan geç kalmıştır kesin. Son dakikaya kadar da bulamamıştır, şimdi koşturuyordur ne alsam ahu gözlüme diye."

Pürüzsüz tenine kondurulan, kusursuzluğun kusuru sanılan iki noktası vardı kızın. Biri dolgun üst dudağının çerçevesine yakınlarda, sağında, bir diğeri bakışlarıyla elde edemeyeceği hiçbir şey olmamasını sağlayan ahu gözlerinin sonunda, solundaydı.

Ve Ahra, haberi olmadan edindiği alışkanlığıyla sol elini yüzüne çıkardı, küçük parmaklarıyla sol gözünün kenarında, şakağının hizasındaki benin olduğu pürüzsüz tenini kaşıdı.

Annesinden kaçan gözleriyle "Ben doğum günü hediyemi babamdan çoktan istedim ama." dedi gizli saklı iş çevirmenin verdiği utançla. "Cihan Amca bize eşyalar getirdiğinde babamdan ne istediğimi sordu. Biliyormuş o da doğum günüm olduğunu." derken mahsun ifadesiyle annesinden gelecek sözleri bekliyordu. "Sadece bir gofret bir sakız istedim anneciğim. Bir de... Babamı. Sadece babamı istedim ondan. Babam getirsin ama gofretimle sakızımı dedim. Söz bir dahakine o getirecek dedi. Ama baksana babam hala gelmedi. Benim sevdiğim sakızla gofretten bulamadıysa, ondan geç kaldıysa hiç istemem. Arayalım babamı hemen gelsin, hemen! Zaten babam beni de götürecek Türkiye'ye. Gezeceğiz, dondurma yiyeceğiz, ata bineceğiz. Ben kendim alırım oraya gidince sakızımı da gofretimi de."

Gözleri ansızın dolan kadın aklına gelmemesi gereken şeyleri geri itip o zehirli sarmaşık gibi zihnini saran düşünceleri duymak istemezken kızını tekrar aldığı yere bıraktı. Asla, ama asla bu ihtimal olmayacaktı ancak Ahra'nın buradan çıkması, varlığını ispatlaması demek... Olmayacaktı.

Masanın üzerinde, üst katının kaymasından, kremasının şekilsizliğinden ve diğer katların da yamuk durmasından ev yapımı olduğu belli olan meyveli doğum günü pastasına, yanındaki beş adet muma baktı. Bir kaçış yolu bulmalı, hatta buna kendi de inanmalıydı.

Yaşama olan minnetiyle, kaderine duyduğu içerlenmeyle "Benim kızım bugün altı yaşına giriyor." dedi eğilip kızının saçlarına dudaklarını bastırırken. "Ama sadece beş mumumuz kalmış Ahra, baksana."

Çatılan kaşlarıyla mumlara bakan, narin parmaklarıyla dokunarak teker teker sayan kız üzünç duyarak "Babama söyleseydik hemen alırdı." dedi. Bu inanç babasını senenin belli günlerinde anca gören biri için inanılmazdı. 5 yıllık bir hayatta babasıyla doyasıya oynayamayan, onu tam anlamıyla tanıyamayan birine göre hiç kopmayacak kuvvetteydi bu bağ.

"Ben aslında evde bunlardan vardı diye hatırlıyorum. Arasak mı beraber? Biliyorsun ben pek iyi değilim bu saklamaca-bulmaca oyununda. Sense her zaman elinle koymuş gibi kapıveriyorsun evimizde kaybolan her şeyi."

Sabahtan beri en güzel kıyafetlerinin içinde babasına hazırlandığı için üzerini kirletmemek için fazlasıyla dikkat eden, oradan oraya giderek zaman geçiren kıza bu teklif epey cazip gelmişti. O an dedesinin de burada olmasını istedi. Hiç şüphesiz o, bu oyunda çok daha iyiydi. Saklamasına gerek yoktu, Ahra duymuştu bulunması istenen adamların ona sorulduğunu. Ama biliyordu ki ne anneannesi ne de dedesi şimdi buraya gelebilirlerdi.

Bu defa dakikalar değil saatler geçti. Öğlenki güneş gitti ay karanlığa merhaba dedi. Vakit akşam olmuş, düşünceler yönünü değiştirmişti.

Ne Harun o telefona cevap verdi ne Ahra altını üstün getirdiği evde altıncı mumu bulabildi.

Sanki bu bile o doğum gününün kutlanmayacağının bir işaretiydi.

Kadın arayıp ulaşamadığı adama içinden isyanlarını sunarken yüreğine çöreklenenlerle ne yapacağını şaşırdı kaldı. O telefonun bir daha asla açılmama ihtimali gittikçe artıyordu ve Bennu bu ihtimalin yaydığı dehşetle kalbinin duracağından korkuyordu.

Evi kurcalamaya gizlice girdiği annesinin odasında devam eden kız ise dikkatini çeken ahşap el oyması kutuyla duraksadı. El sürmemesi gereken güzellikteydi. O da bunun farkındaydı ancak dayanamadı.

Dişli kilidi yana kaydırdığında gördükleriyle merakına yenik düştü. Aralanan ahşap kutunun içinden yayılan güzel koku asla unutamayacağı kadar efsunluydu. Dokunduğu mendilin üzerinde H.E. işlemesi bulunuyordu ancak dikkatini çekmemişti ki çıkardı, kenara koydu. Altındaki kâğıt yığınlarını da öyle. Ona göre şeyler değildi bunlar.

Ancak kutunun en dibinde gördüğü birkaç fotoğraf öyle güzeldi ki eline alması, babasını öpemediğinden özlemle fotoğrafını öpüp göğsüne yaslaması plansızcaydı.

Her bir fotoğrafa doya doya baktı. En altlara saklanan ve arkasında yazılar bulunan bir başka fotoğraf gördü sonra. Ortadan ikiye katlanmış bu fotoğrafta anne ve babasının haricinde bir adam ve bir kadın daha vardı. Ahra ise babasına annesinden başkasının sarılmasını hiç hoş karşılamamıştı.

Üstelik babası nerelerdeydi, artık gelmesi gerekmez miydi?

Dağıttığı onca şeyi babasına öfkelenerek gelişi güzel yeniden o kutuya tıkıştırmaya çalışırken annesinin yüksek sesini duyar gibi olduğunda, kötü bir şey yaptığının farkındalığıyla daha da hızlandı ancak unuttuğu, gözden kaçırdığı küçük bir şey vardı. Bu, bugün yaptığı ikinci hataydı. Varlığını ispatlamaya çalışanlara sunduğu ikinci şans.

Kaderini başka bir kadere bağlayacak, yazgısında yeni yollar bulmasına neden olacak o detay, bundan yıllar sonra çıkacaktı karşısına. Belki de bile isteye çıkartılacaktı ama sebep olan kendisi değil miydi? Sırf bu yüzden bile o gün geldiğinde, karşısına geçenlere tek bir söz söyleyemezdi.

"Sen ne saçmalıyorsun Harun—?"

Annesinin ağlamaklı sesini ve babasının adını söylediğini duymasıyla kendisine sakladığı katlı fotoğrafı elbisesini kaldırıp göbeğiyle külotlu çorabının arasına tıkıştırdı. Bunun açıklamasını annesine sonra yapacaktı. Şimdi sıra kutlamadaydı. Ne de olsa babası aşağıdaydı.

Mutfağa girmek üzereydi ki "Anlatacağım," diyordu babasından daha önce hiç duymadığı o garip ses tonu. "Yapamadım." diyordu hayıflanmayla. "Ben bu bataklıktan çıkmayı beceremedim. Seni de kendimle beraber dibe çektim. Bugün de ilk günkü gibi bakıyorsun Bennu. Ama bu defa olmaz."

"Tamam!" diyerek onu susturan kadın belli ki dayanamamıştı bu konuşmanın gidişatına. "Tamam, yeter." diyordu ağlamaları arasında ama karşısındaki adamın sözlerini dinlemiyor, kızını bile düşünemiyordu. "Aklından çıkarma, sen nereye ben oraya." cümlesinden başka bir şey söylemiyordu Harun'a.

O kısacık anda ne konuşuldu ne yaşandı, sessizlik nasıl bir anlaşma yolu oldu bilinmez ama ağlar gibi çıkan sesiyle "Ahu gözlüm nerede? Cihan onu bekliyor kapıda." diyen adamın gücü de kudreti de çekilmiş gibiydi.

Hıçkırıkları arasında "Nasıl dayanacak? Daha küçücük..." diye diye ağlayan kadına anlam veremedi Ahra. Kapının eşiğinde durup onları dinlediğinde annesine sarılarak onu sakinleştirmeye çalışan babasını görünce sevinç çığlıklarıyla atladı koca adamın bedenine.

"Babacığım!" demeleri, onu ne kadar özlediğini söylerken özenerek kullandığı Türkçesiyle babasını mutlu etmenin derdindeydi.

Çünkü en son geldiğinde, ara sırada olsa konuştuğundan ağzına yerleşen Arap aksanı ile Türkçe konuşması babasını güldürüyor, kızının ne kadar şirin göründüğünü düşündürüyordu.

Ama şimdi ona sarılan, sayısız öpücüğe boğan babası hiç gülmüyor, onunla konuşmuyor, sadece sarılıp hasret gidermeye çalışarak kokusunu soluyordu. Bir de ağlıyor muydu? Hani babalar ağlamak nedir bilmiyordu?

Titrek bir sesle, ağlar gibi bir ifadeyle "Ahra..." diyen babasına baktı şaşkın gözlerle. Tıpkı saatler önce babasını beklerken nasıl gözleri dolmuşsa şimdi karşısındaki adam da aynıydı. "Ahu gözlüm," diyordu babası şimdi mutlulukla parıldayan gözlerinden tek tek öperken. "Affet beni ne olur... Yalvarırım bugün beni affet."

Kocaman gülümseyip sıkıca babasının boynuna sarılan kızın yüreği öyle güzeldi ki babasının bu haline kıyamamış, ansızın "Affettim bile." demişti. Ben seni affedemiyorum baba sızlanmaları arasında gözlerinde yaşları tüketeceği gecelerden haberi olmadan. "Ama bir daha beni sakın bu kadar bekletme. Çok özledim seni. Hemen gitme bu defa, lütfen. Sonra çok üzülüyorum, annemi de üzüyorum. Annemi üzmemi istemiyorsun değil mi?"

Affetmişte işte babasını, kolları arasındaki adamın mutlu olması gerekmiyor muydu? Niyeydi o zaman bu inler gibi nefeslenmeleri, ağlamamak için kendini zor tutuşu ve asla bırakmamak isteyişi?

Bennu bu anlara daha fazla dayanamayarak sevdiği adamın bırakmakta zorlandığı bedeni kucağından aldı ve Ahra'yı bahçeye, Cihan'ın yanına göndermek istedi birkaç dakikalığına... Harun'la konuşana ve durumu anlayana dek. Oysa anlamıştı anlayacağını. Konuşmasına bile gerek yoktu artık. Karşısında ayakta durmaya bile hali yok gibi duran omuzları çökmüş adamın bakışlarından, bıraktığı soluklardan anlamıştı sonlarının yakınlarda olduğunu. Anladığındandı kızına veda eder gibi sarılışları, öpüp de koynundan ayıramayışları. Sevdiği adamın elinden tutarken nasıl olacaktı bebeğini yalnız bırakışı?

Babasından sonra annesinin de göz yaşlarını tutamamasıyla kendisini de ağlarken buldu Ahra. Kısık sesli ağlayışıyla "Neden ağlıyorsunuz?" diye sordu burnunu çekerken. Babasına döndü bir cevap bekleyerek. "Korkuyorum, babacığım neden bu kadar üzüldün? Çok kızmadım ki ben sana." Tebessüm etmeye çalıştı ıslanan kirpiklerini zar zor açarak. "Gofretimle sakızımı almadıysan bile hiç küsmem, sahiden."

Harun, ezbere bildiği, zihninden bir an bile olsun eksiltmediği yüze baktı uzun uzun. O an kaderine de sövdü o kadere razı gelen kendine de. "Özür dilerim," diye fısıldayan, kendi kanından af dilemek için ayaklarına kapanmaktan gocunmayan adam defalarca dile getirdi bunu; karşısındaki küçük bedeni ne kadar yaraladığını bilmeden. Annesi devraldı vedalaşmayı. Oysa kızlarının altıncı yaşını kutlayacaklardı, beş yaşında kalmasına neden olacakları ahı almamalıydı.

Ahra ise sadece baktı, anlayamadı. Sordu, cevap alamadı. Tek bildiği annesinin, babasını yalnız bırakmayacağıydı. Gidecekler miydi?

Harun, kısık sesli ağlayışları arasında "Korkuyorum." diye fısıldayan kızına son defa sıkıca sarıldı ve kendince fısıldadı: "Bu defa ben de korkuyorum ahu gözlüm."

Boyunu boyuna denk eden adam karşısındaki kıza daha fazla bakmaya dayanamayınca bakışlarını kaçırdı, çöktüğü yerden ayaklandı. "Gofretinle sakızın Cihan'da." dedi sesi titrerken.

Mutfağın bahçeye bakan camına doğru yanaştığında dışarıdaki adama küçük kızı alması için başıyla işaret verdi ancak ağlayışları feryada dönüşen sevdiğine bakamadı. Oysa Ahra yanlarına gelmeden önceki o kısacık anda sevdiği kadının gözlerinde ben seninle her yola varım bakışlarına keşke hiç bakmasaydı.

Bedenlerini ruhlarına zindan kılan aşıklar beraber kurtuldular esaretlerinden. Ahra doğmuş demediler, o günü mezarlarına işlediler. En unutulmaz doğum günü armağanımı böyle verdiler.

Bir değil iki kurşunun sesi yankılandı o gece. Sonrasıysa peş peşe... Kapalı kapılar ardında yaşananlara denk gelen olmadı. Bilinmezlikse işte böyle başladı. Geçmiş, geleceği bu nedenle en derine sapladı. Dökülen kanlar kurumadan yenilerini akıtmaya susamış zalimler bir bir ortaya çıktı. En acısıysa, ölüme dahi el ele giden iki aşığın mezarı bile hiçbir zaman birbirine kavuşamadı.

Öyle imkanı olmayan bir sevdaydı ki onlarınki ölüme bile beraber gidecek kadar kararmışken gözleri, ölü bedenleri bile bir mezara denk düşmemişti.

Ağustos, 2020

Beyrut, Lübnan

Sessizlikten ilk defa bu kadar nefret ediyorum. İlk defa şimdi istiyorum zihnimde susmak bilmeyen seslerin yeniden kıyametim olmasını, beni oradan oraya savurmasını. Ne saçlarımı okşayan kadının söylediği ninni dindiriyor dehşetle çarpan kalbimi ne benim için oradan oraya koşuşturan adamın güven dolu bakışları rahatlatıyor içimi. Gözlerimden akan sessiz yaşlar çağlayan olsa söndüremez içimdeki ateşi öyle büyük bir felakete batıyorum bu defa.

Daha fazla bu bilinmezliğe dayanamadığımdan kalkıyorum başımı yasladığım dizlerden. Sesim titriyor, bakışlarım bulanıklaşıyor ama tek bir kelime edemiyorum uzunca bir süre. Titreyen dizlerime zar zor laf geçirip dikiliyorum ayağa. Hakkım olmadan hayıflanarak, sessiz sedasız dile getiriyorum "Peki ya şimdi ne olacak?" sorusunu.

Elinde telefonuyla ardı ardına telefon görüşmeleri yapan adamın bakışları ne az önce saçlarımı okşayan kadının ağlayışlarında dönmüştü bana ne de en az benim kadar korkuyla bekleyen adamın hatamı üzerine almaya çalışındaki çabasında.

Sanki saatlerdir sadece konuşmamı beklemiş gibi kulağındaki telefonu hışımla kapattı ve bana döndü; titreyen elinde tuttuğu kanlı kefenle.

Zehir saçan gözleri, korkudan rengi atan yüzü kasılmıştı. Ayaklandığımı gördüğü an bana doğru adımladı ve "Ne mi olacak?" dedi şaşkınlıkla ve öfkeyle dolmuş sesiyle. "Ne olacağını mı soruyorsun bana Ahra?" Ayaklarımın dibine attığı kanlı kefene bakamadım; sonumu bildiğimden bir sonraki sorumu soramadım.

Gözlerinden akan yaşlarla anladım ki o da artık farkındaydı. "Bugün kapım çalınıp elime torunumun kefeni tutuşturuluyor!" dedi celallenerek. "Herifler evime kadar giriyor, Ahra. Evime kadar!" Paniklediği, korkudan her hareketi teklediği öyle belirgindi ki ne o dile getirebildi ne de ben anladığımı söyleyebildim; selamını böylece ileten, bir dahakine yakinen ağırlanmak istediğini söylemekten çekinmeyen adamların dileği ne de olsa belliydi: O kanlı kefen benim bedenimi örtmeliydi.

O gece, o lanet günde, sadece Türkiye'nin değil, ilgili tüm ülkelerin medyasından gündemi sarsan tek bir haber geldi geçti: Organize suç örgütü liderliğinden sorgulanan Servet Erdenil'in yer altı dünyasında da adı sık sık anılan oğlu, ünlü iş adamı Harun Erdenil, iş için gittiği Cezayir'in Vahran şehrinde bulunan ıssız bir evde ölü bulundu.

Ansızın geleceğini bildiğim ölümü beklemek, dedemin verdiği karar kadar yakmamıştı canımı.

Ayaklarımın dibine atılan kefenimle tek başıma kaldım uzunca. Dedem, yanımda olduğu her an güven duygusuna bulandığım adamı da alıp gideli epey olmuşken bu defa yalnızca Ali geri geldi.

Yanımdaki hareketlilikle "Bu defa nereye kaçıyorum?" dedim yorgunluğum ağır bastığı için gözlerimi bile açmadan. Ama bir cevap alamadım. Gözlerimi açtığımda gözlerini bile kırpmadan yüzümü inceleyen adama çevirdim başımı. "Yine gelecek misin benimle?" dedim buruk bir gülümsemeyle. Cevabı net olduğu kadar kesindi de: "Elbette."

Açık camdan içeri yansıyan ışıklarla ve güçlü motor sesleriyle birden fazla arabanın bahçeden içeriye alınmasıyla ben ne kadar paniklediysem Ali o kadar rahat o kadar ilgisizdi.

Ayaklanıp perdenin ardına saklandığımda ve aralık camdan dışarıya baktığımda korkuyla yutkundum: "Kim bunlar?"

"Mümtaz Bey'in bu akşam ağır misafirleri var." demesiyle dedeme karşı şu an için başka duygular beslediğini anladım. Kırılmışlık mıydı bu yoksa her zamanki kızmışlık mı bilmiyorum ancak sorar gözlerle ona baktığımda "İstanbul'dan." diye ekledi fısıltıyla. "Senin için."

Aldığım cevap beni onu dinlemekten itti. İstanbul demek babam demekti. Kısaca; bana yasaklı olan her şeydi.

Ali'yi orada yalnız bırakışım ve sesleri daha iyi duyabilmek için aşağıya kaçışım fazlasıyla aniydi.

Duyduğum Türkçe kelimeler bile yüzümü güldürmeye yeterken dedemin, karşısında oturan adama minnetle bakışı ve devamında "Bizde verilen borcu istemek ölüm dayandı kapıma demektir Nezir." deyişi içimi sızlattı. "Farz et ki Azrail geldi çaldı kapımı." diyordu devamında. "Ben artık ne Ahra'yı tutabiliyorum ne de geçmişi dizginleyebiliyorum. Kurcalıyor, peşine düşüyor, kendisini ateşe atmaktan çekinmiyor."

Sonrasındaysa bilmediğim, bilmek istemediğim sözler geldi geçti aralarında. Kimin kime can borcu vardı, kim kimin borcu için canını ortaya koyardı bilmiyordum lakin bu adamların tekin olmadığı bellerindeki silahtan, küçük bahçemizde oluşturdukları topluluktan ve duruşlarıyla bile hissettirdikleri korkudan epey belliydi.

O an, Nezir denen orta yaşlı adamın, çaprazında duran, geldiği andan bu yana tek kelime dahi etmeyen ve bana sırtı dönük oturan adama baktığını fark ettim. Karanlıktı. Duruşu da susuşu da çok karanlıktı.

"Sizi tanıştırmadım," dedi adam dedeme karşı. Yüzündeki gurur da memnuniyet de öyle ortadaydı ki o an bahsettiği adamı görmek, kim olduğunu bilmek istedim tüm karanlığına rağmen. Dedemse sanki bu anı beklermiş gibi ufak bir baş selamıyla baktı adama. "Elimi ayağımı çektim diye haberim yok mu sanıyorsun?" dedi beni daha büyük bir meraka çekerken. "Şeref duyarım."

Onu görme isteğim arttıkça arttı. Dik duran omuzlarını gördüğüm adam sadece öne eğildi, dedeme elini verdi. "Payaslı." dedi esrarengiz bir sesle veyahut ben o an onun sesini duymayı öyle beklemiyordum ki dile getirdiği tek bir kelime sarsılmama neden oldu.

Duyduğum isimle olduğum yerde kalakaldım. Korkuyla atan kalbimi dizginleyebilseydim eğer 'eli kanlı zalimin teki, Payaslı değil.' demek isterdim.

Dedemin eskiye dalan gözlerini yakaladım. Dudaklarına konan hüzünlü tebessüme, çaprazındaki genç adama hayranlıkla bakan gözlerine baktım uzun uzadıya. Ona değil bir başkasına bakıyordu sanki. Öyle içten, öyle kederli...

Başıyla onu gösterip Nezir'e baktı: "Devran Payaslı'nın tıpatıp aynısı."

Kim bu Devran Payaslı diye düşünmeme fırsat bırakmadan "Ruhu şad olsun," sözleri yükseldi hep bir ağızdan.

Ancak kendini Payaslı diye tanıtan adamın meydan okur gibi "Aynısı değil, ta kendisi." diyerek bedenini oturduğu yerden kaldırması ve dedeme elini uzatması, daha samimi bir tanışma gerçekleştirmesi peş peşeydi: "Âzem Devran Payaslı."

🥀

Yeni yolda yeni yoldaşlarla herkese merhaba.


Yorumlar


  • Instagram
  • Whatsapp Kanal
  • Spotify
  • Pinterest
  • wattpad

© 2026 Rubeyyka. Tüm Hakları Saklıdır.

bottom of page