Özel Bölüm 2 | Geçmiş
- rubeyyka

- 26 Kas 2025
- 23 dakikada okunur
Sözde değil özde verdiği sevgiyle fazlasıyla içimi ısıtan ve benim için bambaşka değeri olan Serap teyzelerin bahçesindeydik. Ara ara meyvelerinden ama sıkça da gölgesinden yararlandığımız, neredeyse benimle yaşıt olan iri meyve ağaçlarının gövdelerine bağlanan hamakta oturmuş, yaz akşamının serinliğini ve dinginliğini yaşıyorduk kucağımdaki minik fareyle.
Akşam saat altı – yedi civarı hafifçe esen rüzgâr tenimizi okşuyor sıcaklığına rağmen serinliği hissettiriyordu. Neredeyse bir yıl önce aramıza katılıp hepimizin gözbebeği olan kucağımdaki bu erkek görünümlü kız bebeğinin bizimle bir arada olması tek eğlencemiz olmuştu burada bulunduğumuz süreçte. Daha doğrusu benim ve benim izin verdiğim müddetçe de diğerlerinin...
Kısa süre sonra koskocaman, dopdolu, bir yıl olacaktı ama şimdiye dek ne kulağını deldirmişlerdi ne saçları uzamıştı ne de annesi ona aldığım rengârenk, süslü püslü, hatta kabarık tüllü elbiselerin birini giydiriyordu. Haliyle bu kel kafanın saçı olmadığından toka da takamayınca, Emel ablanın kıyamayıp Ezgi'nin kulağını deldiremediğinden ona aldığım küpeleri de takamıyor bas baya tipsiz erkek çocuklarına benziyordu işte. Kıyafetlere de bahanesi hazırdı annesinin; neymiş yaz ayında rahatsız olurmuş, teni kızarır kaşınırmış, üzerindeki zıbınlar ne güne duruyormuş... O, kızının çirkin görünmesine göz yumabilirdi ama ben... Asla!
Tamam. Tamam, kabullenmiştim ama en azından giydirdiği dümdüz renkli olanlardansa göbeğinde 'Canım Teyzem Defne' yazılı olan zıbınını giydirseydi. Hayır, senin kızın pasaklıysa ve sürekli üzerini kirletiyorsa sen de sürekli kıyafet yetiştiremiyorsan ben ne yapsaydım canım. Zaten şunun şurasında tek teyze olma ihtimalim onun çocuklarıydı bir de benim hevesimi mi kıracaktı?
Mesela pembe, kırmızı, mor, turuncu gibi renklileri ya da sarı renkli, siyah çizgili arı kostümü gibi olan hatta tam da poposuna denk gelen arı iğneli olanı giydirseydi... En olmadı sırtında kelebek kanatları olanı... Boşuna mı almıştım ben ona onca şeyi? Böyle dümdüz giydirince hiç güzel olmuyordu ki bu çocuk. Kucağıma alıp sevesim bile gelmiyordu.
Tamam, fazla abartma Defne. Çocuğun yanakları ve dudaklarına bakarken bile anlaşılıyor kız güzeli olduğu!
Haklıydım aslında. Bana çekmiş, benim gibi tatlı mı tatlı bal suratlı minnoş bir şey olmuştu. Genlerimizin ortak bir bağı olmasa bile ettiğim dualar sonucu bana benzemiş olduğuna emin olabiliyordum.
Yine de bu süslü isteklerimin hiçbirini yerine getiremiyordum çünkü gerçekten de sürekli üzeri kirleniyor dakika başı kıyafet değiştiriyordu. Böyle olunca da Emel abla da misafirlikte, gezmede giydiririz diye beni postalamaya çalışıyordu. Ama ben yemezdim. En azından kendimi avutabileceğim şeyler oluyordu. Hiç olmadı toplamaya saçı yoktu ama renkli bandanaları vardı. Onları taktığımda bu sefer de Ezgi sürekli elini başına atıp çıkarmaya çabalıyordu. E madem bu kadar erkek gibi görünmeye hevesliydi kendi bilirdi. Ben elimden gelen çabayı gösteriyordum. Büyüdüğü zaman yalvarsa da yakarsa da bakmazdım artık yüzüne.
Her şeyi bir kenara attığımda Emir ağabeyin ona aldığı ufak bileklikle sevinmiştim ki Ezgi cadısı elini, çenemizi, yanağımızı emip yemesi yetmiyormuş gibi kendi bileğini yemeğe başlamıştı. Emel abla da pimpirikli biri olunca çıkartmıştı üzerinde adı yazan, kenarında da ufacık defne yaprağı olan künyesini. Akla gelebilecek, hatta en uç olabilecek senaryoları yazmış, kızının o bilekliği koparıp yutabileceğini bile düşünmüştü. Böyle olunca benim de hevesim kursağımda kalmıştı.
İyi şeyler de olmuyor değildi. Daha bu sabah neyse ki bu şişko domates ona çorba içirmeye çabaladığım süreçte buz gibi olmuş çorbayı üzerimize dökünce beraber banyoya girmiş, Emel ablanın söylene söylene kucağımdaki kızını yıkama senfonisini dinlemiştik. Banyo yaptıktan sonra da bir şekilde o bıdık benim elime düşmüştü de biz de Ezgi ile bir takım olup giyinebilmiştik. Buna da karışmasalardı bir zahmet. Neyse ki tek karışan Ezgi olmuş onunla da kavga dövüş giyinmiştik sonunda. O da az değildi gerçi. Elinde olsa sadece altındaki bezle cıbıl cıbıl duracaktı. O anları hatırladıkça sinirim bozuluyordu. Yani iki kol ve bir kafayı atletin deliklerinden geçirmek ne kadar zor olabilir ki diye düşünmüş, cevabımı da güzelce almıştım.
Bu sıcakların hatırına ikimizde de beyaz ince ip askılı atlet varken, bende kırmızı onda pembe renkli şort ve ayaklarımızda da kısa beyaz çoraplarımız vardı. Onunla aynı olmak hoşuma gitmişti işte. Sadece kısa bir an onun niye kırmızı şort yok diye ağlama seanslarına başlayacaktım ki aklıma çok daha beter dertlerim gelmiş bunu göz ardı etmiştim. Mesela, Emel abladan gizli bu domatesin kulaklarını nasıl deldirebilirdik, gibi. Ağlamasından, acı duymasından korkuyordu Emel abla ama kız olmanın gerektirdiği bazı durumlardan biriydi bu.
Emeksiz ekmek, acısız sızısız da güzellik olmazdı ki. Üstelik bunu bana kendi demişti geçen sene lazer seansından ağlayarak çıktığımda. Şimdi iş kendi kızına gelince aman canı yanmasın...
Başımı eğip üzerimizdekilere yeniden bakmış buna bir daha sevinmiştim. Kendime benzetmeye çabalamam umarım boşa gitmezdi. Yani burada, bu evde, bu havada başka türlü rahat olunmazdı ki hem, sırf o yüzden aynı giyinmiştik. Ayrıca ben de annemin laflarından kurtulmuş Serap teyzenin yönetimine geçmişken onun sağladığı konforu kullanıyordum her konuda. Şimdi bizim evde olsak elli tane laf dinlemiştik. O atlet ne o şort ne sen bunları nasıl giyersin, abinin yanında böyle giyinmeye utanmıyorsun gibi şeyler ve daha bambaşka şeyler...
Bunları umursamadan geçirdiğim şu birkaç günde bugün de Ezgi ile bir örnek olmuşken hamakta oturuyor onun etrafa bakması için kucağımda oturtmuş ellerinden tutuyordum. O da bana inat karşımızdaki hamakta uzanan Melih'e sesler çıkarıyor, kendini ileri geri hareket ettiriyordu. Ellerinden tutmasam bir de oraya gidecekti yani. Ona bile sinirlenirken sıkı sıkı tutmuştum ellerinden, ayaklarımla kendimizi ileri geri yavaşça sallarken.
Melih ise abimlerin aksine olduğu yerde rahatça uzanmış, tek kolunu başının altına koyup gözleri kapalı dönen sohbete katılıyor, arada Ezgi'ye laf atıyordu Ezgi'nin sesini daha çok duyabilmek için. Abimler de sonradan gelmenin acısını yaşar gibi Emir ağabeyle beraber ağacın altına oturmuş ellerindeki çubukla yeri eşeliyorlardı. Yanıma oturmalarını teklif ettiğimdeyse abim istememiş Emir abi de sanki dünyanın en saçma şeyini söylemişim gibi bakmıştı dik dik.
Çok kısa bir an Serap teyzeyi ve Emel ablayı hemen yemekten sonra evde yalnız bıraktığıma üzülsem de burada olmaktan da geri kaçamıyordum. Bağrışıp çağrışsak da ara ara anlaşamasak da bu üç adamın yanında olmak hoşuma gidiyordu işte. Tabi onlar için durum pek de öyle değildi. Yanlarında sırf ben olduğumdan konuşacakları her ne olursa olsun daha temkinli konuşmaya çabalıyorlardı. Abim ve Melih'in aksine Emir abi de burada olduğumdan rahatsız olduğunu belli etmemeye çabalasa da çok güzel anlaşılıyordu her şey. Kısaca rahatlarından ediyordum onları ama bu sefer yanımıza gelenler de onlardı. Çok rahatsız oluyorlarsa kendileri gidebilirdi yanımızdan.
Bacağımda hissettiğim ıslaklıkla birden korksam da sonradan durumun farkına varmış anında ince bir sesle serzenişte bulunmaya başlamıştım. ''Ayy...'' Ağzı kapanmayan ve bu birkaç haftadır musluğu bozulan Ezgi'yi kucağımdan kaldırırken üçü de bize dönmüştü. Ezgi son zamanlarda akıtan musluk olmuş, sürekli ağzından salyasını eksik etmezken bir de iyi bir şey yapmış gibi kıkırdıyordu ona kızdım da bacaklarımdan havaya kaldırdım diye. ''İğrençsin ya, dişlerin de çıkacaksa çıksın artık. Sürekli suluyorsun her tarafı.''
Melih, bir şey olmadığını görünce uzanmaya devam etti. Abimle Emir ağabey ise bu duruma seslice gülerken Ezgi'yi bacağıma geri oturtmuş poposuyla silmiştim bacağımda ıslattığı yeri. Yalatmadığıma dua etsindi. Bu sefer de karşıya değil bana bakması için kendime doğru çevirirken yanaklarını uyarır gibi önce hafifçe ısırmış sonra da bol bol öpmüştüm. ''Bir daha beni ıslatırsan vallahi atacağım seni kucağımdan.'' deyip ona kaşlarımı çatarken o ise ona oyun yaptığımı sanmış gibi gülmeye devam ediyordu. Oysa oyun değil gerçekti. Ona dil çıkarmış beni taklit etmesini beklemiştim. Dilini çıkarmamış kendini yüzüme yaklaştırmıştı ıslak dudaklarını gözlerime getirip. Seslice gülerken ''Tamam atmayacağım ama sen yine de beni sinirlendirme.'' diye konuşuyordum onunla.
Hayıflanarak ve kızgınlığını belli ederek ''Sen de yok salyası yok çişi diye laf ediyorsun çocuğa ama kucağından da indirmiyorsun,'' diye gözü kapalı konuşan Melih'e göz ucuyla bakmıştım. ''Sadece sevmeye tamamsın gerisi boş.''
Kıskanmasan mı?
Böyle demesine kızamıyordum çünkü haklıydı. Ağlayınca, altına yapınca, Emel abla koş; sakinken, mutluyken, yalnız alayım onu ben, triplerine giriyordum... Ne yapsaydım hoş gelmiyordu ki diğer türlü. Yani cami avlusuna bile koyasım geliyordu ağladığında, altına yaptığında. Şimdi de gözlerinin önünde sevmeme onlara sevdirmeme sinirliydi.
''Ben iyi gün insanıyım. Ne işim olur öbür türlüsüyle.''
Ezgi, kollarını boynuma sarınca kocaman gülümsemiştim abimlere bakıp. Ayrıca az önceki düşüncemden ötürü de bir miktar ayıplamıştım kendimi. Onlara baktığımda onlar da görsün, Ezgi'nin en çok sevdiği kişinin ben olduğunu bilsinler istiyordum ama abim görmemiş, Emir ağabey görmüştü. Gördüğü gibi de mutluluğumu bozmak ister gibi, sanki bu kivi kafalıyı hiç onlara vermiyormuşum gibi konuşup ''Melih haklı,'' demişti her zamanki soğuk tavrıyla. Sanki beni görmezden gelen o değilmiş gibi bu son bir saatte halime acır gibi beni insan yerine koyuyor en azından bakmasa, görmese de iki üç kelime konuşmaya tenezzül edebiliyordu. ''Eve geleli bir saat oldu.'' dedi sanki aylar önce gelmiş gibi söylenerek. ''Bir kere indirmedin kucağından şu çocuğu sevelim. Her defasında senin sıkılmanı, Ezgi huysuzlanınca da bize vermeni mi bekleyeceğiz?''
Ezgi, kısa ve tombul kollarını boynuma sardıktan bir süre sonra kafasını omzuma koymuştu. Başımı çevirip ona baktığımda o da herkes gibi bana âşık olmuş ve içi gide gide bakarken ölsem de başkasına veremezdim şu an. Ağlamaya başladığında postalayabilirdim anca. O da biraz zordu.
''Bekleyin, ne yapayım siz aldıktan sonra geri kucağıma gelmiyor ki! Büyü mü yapıyorsunuz çocuğa anlamıyorum.'' dedim ona onun bana baktığı gibi bakarak.
Emir ağabeyin bize bakarak söylediği sözlerinden sonra sanki Ezgi'yi vermeyeceğimi beli etmek ister gibi bedenini bedenimin üzerine seren kıza kollarımı sarıp daha çok sarılmıştım. Bezi sayesinde şişkin duran poposundan destek vererek yana kaymamasına engel oluyordum. Tek sıkıntı boynumu annesinin memesi sanıp ara ara emmesiydi. Ya da kendince oyun oynuyordu. Bu tarz oyunlar oynamana daha çok var, demek istesem de içimdeki sapık yanımı bir kenara atmak durumundaydım aile içinde.
Onun dudaklarıyla huylanıyordum ama dayanmaya da çabalıyordum. Bir de salyalarını bırakıp şapıdak şapıdak ses çıkarmasına neden olması komiğime gidiyordu işte.
Emir ağabeye bir şeyler diyeceğim sırada abim sanki yine tartışacağımızı sanmış gibi başka bir şey dememe izin vermeden benim yerime vermişti cevabını. ''Sen daha yeni 27 olmadın mı?'' dedi sanki yaşını söylemesinin amacı yaşlandığını anımsaması içinmiş gibi. ''Çok çocuk sevmek istiyorsan git evlen kendi çocuğunu sev.'' dedi aralarındaki sürtüşmeye devam ederek. Sonra da ''Ayrıca bıraksana kardeşim,'' dedi bizi göstererek. ''Bilmiyorsun sanki Defne'yi. Verse dibinden mi ayrılacak? Bu sefer de kimin kucağındaysa öyle sevecek. Malum hiç görmedi, sevmedi çünkü.'' dedi bu sefer de bana bakarak imayla. Abime çatık kaşlarla bakmış ''Sizin başka derdiniz yok mu ya?'' demiştim yan yana oturan iki adama da bakarak. ''Gören de aman ne çok bebek seviyorlar diyecek.''
Gerçi ufak bir noktada haklı olabilirdi aslında. Genel olarak onlar işe gidip geliyorken ben evde tüm gün bebek seviyordum ama geldiklerinde yine de onlara bırakmıyordum. Artık bir şey demiyorlardı belki ama az çok hoşlanmadıkları da bariz belliydi. Zaten abim daha bugün gelmiş akşam da dönecekken daha çok sinir oluyordu sanırım ona vermediğime. Ne de olsa biz yine daha sonra sevebilecektik ama o...
Melih, Emir ağabeye cevap hakkı tanımadan abimlere dönüp ''Hakkını yeme şimdi benim.'' dedi yapay bir sitemle abime bakarak. Gözlerini irice açtı başını hafifçe sallarken ''İnanır mısınız bilmem ama verdi bugün bana Ezgi'yi.'' dediğinde Emir ağabey ''Onun derdi bir bize zaten.'' dedi bana laf çarpıtmaya yer bulmuş gibi. Duymadım sanmıştı ama gayet de duymuştum. Bacaklarımı kaldırıp bağdaş kurdum ve Ezgi'yi de kucağıma yatırıp göbeğinde gezdirdim parmağımı. ''Benim değil senin derdin benimle,'' diye sesimi azıcık yükseltmeme karşı abim bıkkınca nefesini vermişti. ''Of,'' dedi uzatarak. ''Başlamayın abi yine,'' deyip yüzünü buruşturduktan sonra Melih'e döndü. ''Lan bu ikisi zaten çekilmiyordu. Bir de aynı evde iyice bilenmişlerdir birbirlerine... Sen emin misin burada kalacağına, gel bize.'' dedi sanki sıkıntı çıkaran benmişim gibi. Melih ise söyleyeceği şeye ara vermiş pişkince sırıtmıştı. ''Hayatta gelmem, bu ikisi kavga ettikçe benim moralim yerine geliyor. ''
Ağzım şaşkınca açılmıştı. ''Pardon da,'' diye başladığımda sesim biraz fazla çıkmıştı ki Ezgi de sesler çıkarmaya başladı. ''Senin bu abin benim damarıma basmasa ben ağzımı açmıyorum.''
Emir abi oturduğu yerde dikleşmiş bana doğru kaba bir sesle ''Açmıyorsun.'' diye şaşkınlığını dile getirmişti. ''Ulan bir ağzıma sıçmadığın kalıyor her sözümden sonra ne demek ağzımı açmıyorum?''
İyice sinirlerim kabarmışken kaşlarım çatılmıştı bile. ''Keyfimden konuşuyorum sanki ben! Onu yapma Defne, şunu giyinme Defne! Ya bahçedeyiz bahçede saatte bir yoldan geçen arabalardan başka kim var etrafta?'' Abim de sanki kendi demediği şeyleri Emir abinin demesinden keyif alır gibiydi tavrı.
Kıstığı gözleriyle resmen iğrenir gibi baktı üzerimdekilere, üzerimdekilerin açıkta bıraktığı bedenime. ''Bu kılıkla rahatsın yani?'' dedi sanki başka bir şeyler de demek ister gibi. Asabi bir tonda ''Evet,'' dediğimde abim en sonunda dayanamamış ''Bir saate gideceğim zaten ne haliniz varsa o zaman halledersiniz.'' dedikten sonra bana dönüp ''Sen de laf dinle,'' demişti.
Melih, susmayacağımı bilirmiş gibi bizi umursamadan devam etti. ''Neyse. Bir baktım çocuk kucağımda... Şaşırdım valla uslu da duruyordu e ağlamıyordu da...'' deyip kızgınca bakmıştı yüzüme. ''Attı çocuğu gitti.'' Bense olayı bildiğimden dudaklarımı ısırmış gülmemek için zor duruyordum. Tüm sinirim uçup gitmişti. Melih'in o anki yüz ifadesi gözümün önünden asla gitmiyordu.
Abimlerin tepkisine baktığımda Emir ağabey neye gülmemeye çabaladığımı anlamak ister gibi bakıyordu yüzüme. Ona baktığım gibi de yavaşça tekrardan Melih'e dönmüştü arkasındaki ağaca yaslanırken. Kucağımda yatıp havadaki elimi yakalamaya çalışan Ezgi'yi eliyle göstermiş ''Lan bu el kadar çocuk, dünyaları yemiş gibi altına sıçmış! Bu insan kılıklı yılan da temizlemek istemediği için kucağıma çocuğu atıp kaçmış. Ben de salak gibi sevindim bir kenarda mal mal durmama acıdı da çocuğu sevdirecek diye.'' dedi. ''Ama yok öyle bir koku...''
Onun bu durumu ciddiye alıp hâlâ devam eden kızgınlığına kahkaha atarken Ezgi de küçücük ayaklarını baldırıma vurup duruyordu. Tekme manyağı mı yapmaya çabalıyordu anlamıyordum ki. Gizli gizli göbeğini, bacağını ısırmalarımın acısını çıkarmaya çabalıyordu sanki.
Abim de gülünce ona dönmüştüm. Ne yapsaydım? Serap teyzeyle Emel abla birkaç dakikalığına bahçede dolanmaya çıktıklarında duyduğum kokuyla ne yapacağımı bilememiştim. Kalsa mıydı çocuk öyle? Dayısı değil miydi paşa paşa temizleseydi işte.
Melih daha sonra Emel ablayı nasıl çağırdığını evden nasıl çıktığını anlatırken abim bizim Ezgi ile oyun oynamamıza daha fazla dayanamayıp ayaklandı ve kucağımdan Ezgi'yi aldı. Baya baya söktü çocuğu bedenimden. Kendine çevirdikten sonra kollarıyla havalandırıp onu güldürürken yerdeki terliklerimi giyip kalktım hamaktan. Çocukla beraber yere oturacak hali yoktu sonuçta, biraz daha ayakta kalırsa da şişko domatesin ağırlığından ağrıyacaktı kolları.
Abim hiçbir şey demeden hamağa kuruldu. Ben de ayakta kalmaktansa onun az önce oturduğu yere gidip Emir abinin rahatsız olmaması için biraz daha uzağına oturmuştum. Abim de o sırada Ezgi'yi göğsüne oturtmuştu ama Ezgi kendini yan çevirmeye çabalayıp bana doğru kollarını uzatmaya çalışıyordu.
Ona öpücük attıktan sonra kendime doğru çektiğim dizlerime kollarımı sarmış yerdeki böcekleri düşünmemeye çabalayıp abimleri izlemeye başlamıştım. Çok tatlı görünüyorlardı. Abim hiçbir zaman suratsız ya da aşırı ciddi biri değildi ama Ezgi'yi güldürmeye çabalarken garip garip hareketler yapması beni hem şaşırtıyor hem de güldürüyordu.
''Millet Las Vegas'ta karı kız kumar peşinde... Biz de yaz tatilinde bağ bahçede meyve sebze topluyoruz anasını satayım. Coğrafya kader değil karayazı olmuş bizde.''
Melih'in ortaya konuşmasıyla yanağımı, bacağıma sardığım koluma dayayıp kapattım gözlerimi. Gözlerimi kapatmadan önce de gördüğüm son şey elindeki çubukla yeri eşeleyen Emir ağabey oldu. Yüzüm ona dönük diye ona baktığımı düşünüyor hatta bunun için bana nasıl kızacağını da planlıyor olabilirdi.
Melih'in derdi de bambaşkaydı aslında. Nihat amca sabahtan akşama kadar sürekli yapması için iş vermeye çalışıyordu. İş yoksa bile niye iş yok deyip yok yere uğraş çıkarıyor, Melih'e onu yap şunu yap deyip çıldırtıyordu. Ben diyordum aslında ona... Zengin koca bulduğum gibi okulu falan bırakıp onu da yanıma alıp gidecektim buralardan.
Daha bir önceki gün aramızda geçen konuşmayı hatırladığımda gülümsemiştim. Dışardan bakan biri, bu deli gözleri kapalı ne düşünüyor da neye gülüyor diyebilirdi ama Melih'in sunduğu teklif fazlasıyla makuldü benim için. Bu işin imkânsızlığına gülüyordum sadece. Beyefendiye kalırsa şehir şehir gezecek, milleti kendime âşık edip evlendikten sonra takıları da alıp kaybettirecektik izimizi.
''Ortama bak,'' diye devam etti kimse onu takmayıp cevap vermeyince. ''Biri karşımda çocuk güldüreceğim diye saçma sapan kılıklara giriyor, biri köyün ağa kızına âşık olmuş çoban gibi yeri eşeliyor diğeri de Allah bilir ne düşünüyor da sırıtıyor,'' dedi.
Böyle demesi komiğime gidince kıkırdayarak açmıştım gözlerimi. Gözlerimi açtığım an Emir ağabeyle göz göze gelince onu umursamamış başımı kaldırıp Melih'e bakmıştım. ''Dünkü planı ne zaman gerçekleştirsek diye düşünüyordum. Malum biz o işi yapmadan sen değil Las Vegas'a buradan Van'a bile gidemezsin.''
Melih, uzandığı yerden kalkıp oturdu heyecanla. ''Sen tamamsan ben de tamamım.'' dedi salak bir de ciddi ciddi. ''Alpay başkanın çevresindeki açgözlü hırtolardan başlayabiliriz.'' deyince kendimi tutamamış yine gülmüştüm. Haklıydı aslında. Emir ağabeyin çevresi değil çevresinin cüzdanları gayet de genişti.
Sakinliğini koruyarak dizinden büktüğü bacağının üzerine kolunu uzatıp ne ara çıkardığını anlamadığım sigarasını yakmıştı. ''Yine ne saçmalıyorsunuz merakla bekliyorum,'' dedi aramızdaki tek aklı başında olan adam ona da açıklamamızı ister gibi. Bu tarz şeylerle eğlenmek ona o kadar testi ki yine ne diyecekti acaba?
Melih ise sanki bu işi gerçekten yapacakmışız gibi fazlasıyla ciddiyete bürünmüştü. ''Defne ile dolandırıcılığa başlamayı düşünüyoruz.'' dedi. Abim bizim ne mal olduğumuzu bildiğinden Ezgi'nin ayaklarını karnına koymuş sağa sola oynatıyorken ona bakarak bize konuştu. ''Allah bilir yine hangi filmi izlediniz de gaza geldiniz.'' dedi alayla. ''Malum en son bizden bir çete kuruyordunuz, biz de milletin kasasını patlatıyorduk.''
Hafif esen rüzgârla kararmaya başlayacağını belli eden hava tenime temas ediyor, huzurla dolmama neden oluyordu. Burada hiçbir şey yapmasam da bu ortamdan keyif alıyordum. Hayatımdaki üç erkek de yanımdaydı ve yanımdaki adamla sırf onunla anlaşamadığımdan buradan gitmeyi, yaz tatilimi eve kapanarak geçirmeyi istemiyordum onun onca lafına rağmen. Şimdilik onun dokundurmalarını ve beni burada istememelerini görmezden gelmeye çabalayabiliyordum sadece. Bunlara alışmaya başlamak bile ne kadar acıydı.
Emir ağabey ise yine yüksekten bakmaya başlamış ''Nerede boş beleş iş var oradasınız.'' demişti sigarasını içine çekmeden önce. ''Kendinizi geliştireceğiniz yerde düşündüğünüz şeylerin saçmalığının farkındasınızdır umarım.''
Off başlamıştı yine yaşının adamı Alpay Emir amca. Allah aşkına iki gülse, iki saçmalasa karizması bozulacaktı sanki.
''Emir abi,'' deyip bana bakmasını beklemiştim toplu saçlarıma güneş geçmemesi için bağladığım kırmızı üçgen bandanayı düzeltirken. ''Bak kaç yaşına geldin, hâlâ parmakla gösterilen komşu çocuğu sensin tamam ama bizi artık bir salsan mı? Vallahi Alpay abi değil Albay Amca diyeceğim artık sana.''
Hemen hemen her mahallede bulunan o emekli asker amcalar olurdu ya hani, işte bizde yoktu ama olmasına da gerek yoktu.
''Siz abi kardeş taktınız benim yaşıma! Size en kızım?''
''Gözünü seveyim ciddiye alma artık bizi. Anlıyorum kendi elit arkadaş ortamını arıyorsun bizim yanımızdayken ama...'' deyip kendimi göstermiştim konuşmaya başlamadan önce. ''Zengin koca bulsa okulu bırakacak kadar akademik kariyerini umursamayan birine,'' dedikten sonra bizi merakla izleyen Melih'i gösterdim. ''Ve iki güzel bacağa benliğini unutacak bir adama abilik yapıyorsun.'' dediğimde başını arkasındaki ağaca yaslamış omzunun üzerinden bana dönerek konuşmamı izliyordu. Dudaklarımı büzüp umutsuz vaka olduğumuzu anlaması amacıyla daha ince bir tonla ''Yani ne bileyim... Emir abi, sen en iyisi artık bizden umudu kessen mi?'' demiştim onun derin bakışları altında. ''Bak sana da yazık oluyor. Sürekli ümit ediyorsun ama olmayacak bizden... Yani sen de farkındasındır umarım ayrı dünyaların insanları olduğumuzun. Tahmin edebiliyorum, zoruna gidiyor eve her döndüğünde iki vasıfsızla bir arada olmak ama ne yapalım yani biz de böyleyiz işte. Ayrıca şu dolandırıcılık işinde de ciddiyiz. Senden abimden aldıklarımız kesmiyor artık bizi.''
Eğlenerek kurduğum cümlelerimi bitirmemin ardından tatlıca gülümsemiş başımı eğmiştim omzuma doğru. ''He ama sen benim kazandığım sizindir, dersen belki bir ihtimal vazgeçebiliriz.'' Gözüm kazandığında değildi elbet ama abimden daha iyi kazanıyor olması bizim yüzsüzce ondan para istememize neden oluyordu. O da veriyordu sağ olsun. Ben olsam ölsem de vermezdim.
Emir abi sanırım kızsam mı yoksa bir tarafıma bu deliyi takmasam mı diye kendince düşünüp cevap vermezken Melih, ''Kız,'' dedi büyük teyzeler gibi seslenerek. ''İlk mağdurumuz bu olsun mu?'' demişti abisini göstererek. ''Şikâyetçi de olmaz. Bizim anne tarafını bilmem de babamınkiler ilk torun diye iyi takarlar düğünde size biz de akşamında yurtdışına...''
Emir ağabey anlamaz gözlerle bize bakarken onun bakışlarına karşılık seslice gülmüştüm. Kısa bir an düşündüm de onunla ya da bir başkasıyla evli olduğumu... ''Allah korusun ya.'' diye anında cevap vermiş ''Dolandırmak için bile evlenmem ben kimseyle,'' diye korkuyla konuşmuştum. Bende bu şanssızlık varken dolandırılan ben bile olabilirdim. Hele beni bir kaşık suda boğacak abinle asla.
Umutsuzca ''Ben kime ne diyorum,'' dedi biten sigarasını toprakla söndürürken. Küstah bir tavırla ''Hâlâ çocukça hareketler...'' dediğinde gülen yüzüm düşmüş onun onca lafına rağmen eğlenerek söylediklerimi bile ciddiye alması üzmüştü ve bu onun umurunda bile olmamıştı.
Onu umursamadım. Çenemi dizlerime dayayıp yüzümü çevirdiğimde abim Ezgi'yi kollarının altından tutmuş havaya kaldırarak oynuyordu onunla. Ezgi'nin damlatan musluğundan abimin yüzüne salya akmasıyla seslice kahkaha atacağım bu duruma gülümsemiştim sadece. Bu adamın yanında olmak istediğim değil olmak zorunda olduğum kişi bile olamıyordum. Bu hareketime ne diyecek şimdi neyime laf edecek diye düşünmekten başım ağrıyordu artık. Evlenip gitseydi de kurtulsaydık.
Dizlerime dayadığım çenemi geri çekmiş ağaca yaslanmıştım ama çıplak sırtım ve kollarımın acımasıyla bu da çok kısa sürmüştü. Abim anında ''Lan!'' deyip kalkarken Ezgi'yi karpuz tutar gibi kolunun altına almış kısa kollu tişörtünün bedenini kaldırıp yüzünü silmişti. ''Bir ağzıma tükürmediğin kalmıştı o da oldu.'' dedi gürültüyle.
Bana hitaben ''Bu manyak seni dolduruyor mu gün boyu bana bunları yapman için?'' diye Ezgi'ye sormuş tek koluyla tuttuğu bebekle beraber birkaç adım atmıştı bize doğru. ''Bir kusarsın, bir tükürürsün... Şunlara niye aynılarını yapmıyorsun zilli?'' diye kızıyordu ciddi ciddi. Onun bu haline tebessüm etmeye devam ederken başımı sallamıştım sağa sola. Kısa bir an Emir ağabeye denk geldiğimde yeniden sırıtan Ezgi'ye döndüm. Melih de abimi dolduruyordu. ''Defne daha neler neler istiyor da dua et Ezgi'nin pipisi yok.''
Yani söylenecek şey miydi bu? Ben sadece kısa bir an erkek olsa ve altını değiştirirken abimin ya da Emir abinin yüzüne çişini yapsa nasıl olur diye düşündüğümü Melih'e söylemiştim. O da yememiş içmemiş bu söylediğimi unutmayıp yetiştirmişti.
Ezgi, abime baktığında onun ciddi yüz ifadesiyle beraber yüzünü ekşitip ağlamaya başlarken benim de moralim bozulmuştu. Tamam, bazen durduk yere ağlıyor gibi yapıp ona bakarak onun da ağlamasına sebep oluyor, ardından seviniyordum ama bir başkası onu ağlatınca da üzülüyordum.
Abim sıraya girmişler gibi Ezgi'yi Emir ağabeye verirken Ezgi mızmızlanmayı bırakmıştı ama dudakları da büzülmüştü. Onun dudaklarını büzmesiyle benim dudaklarım da büzülmüş her an onunla beraber ağlayacakmışım gibi hazırlanmıştı. Eve gireceğini belli eden abime aşağıdan bakıp ''Ne diye kızıyorsun ya ufacık çocuğa?'' diye kızsam da o hâlâ yüzünü buruşturuyordu Ezgi'nin salyasından ötürü. Bana cevap vermemişti. Yüzünü yıkayacağını söyleyip yanımızdan giderken Melih de uzanmaya devam ediyor hatta uyuyor bile olabilirdi.
Ezgi'ye bakarak abimin arkasından sessizce ''Sanki musluğunun bozuk olması onun suçu.'' diye söylenmiştim. Dayısını görünce yüzü gülen bu yanaklı tombik bu sefer de Emir ağabeyi vakumlamak için yüzünü yaklaştırınca benim de düşen yüzüm düzelmişti. Kocaman elleriyle Ezgi'nin iki yanından kavrayıp kucağında tutarken ''Ne musluğu?'' demişti düz bir sesle bana bakmadan. Ezgi'deki bakışlarım onun yüzüne çıktığında söyleyeceğim şeylere karşı benimle alay edip dalga geçmesinden çekindiğim için ''Hiç,'' demiştim sadece. Ezgi'nin akıtan ve kapanmayan ağzına musluk demek komiğime gidiyordu. Bunu ona söylesem yine benimle dalga geçeceğinden susmak işime geliyordu. O anca birilerini bir şeyleri aşağılasın, kendini hep en iyi görsün zaten. İnsanın hevesini kırmaktan mutluluğunu bozmaktan başka bir şey yapmıyordu.
Melih, atik bir hareketle uzandığı yerden kalktı ve yanımızdan geçmeden önce abisinin sorusunu yanıtladı. ''Ezgi'nin ağzı akıtıyor ya birkaç haftadır. Ona diyor musluk diye. Gerçi haklı da aslında contası gevşemiş çeşme gibi ıslatıyor herkesi.'' Beklediğimin aksine Emir abi de bir şey dememiş sadece gülmüştü. Melih, huysuzca ''Her yer sinek dolmaya başladı. Evin önüne geçiyorum.'' dedi başını eğip ağacın sarkan dalına çarpmamaya çabalayarak.
Babaannemin ruhuna bürünen Melih ise gitmeden önce ''Ben ileri geçiyorum ama siz de öyle yerde oturmayın, çocuğunuz olmaz sonra.'' deyip güldürmüştü beni. Ayrıca o toprağa değil taşa oturunca söylenirdi. Benim güldüğüm şeye Emir ağabey her zamanki gibi sinirlenmiş ''Siktir git, asabımı bozma benim.'' demişti. Ona ve küfrüne gözlerimi devirirken ben de ayaklanmıştım. ''Ben de gidiyorum,'' dedim sanki umurundaymış gibi. ''Maazallah çocuğum olmaz sonra...'' Kalktığımda bacaklarıma bulaşan toprağı silkelerken alayla söylediğim şeye karşılık ''Hasbina-'' diye söylenip çevirdi başını diğer tarafa. Emir abinin ağzının içinden Ezgi'ye bir şeyler demesiyle abimin bana seslenmesi aynı anda olmuştu.
Arabaya doğru ilerlerken ''Gidiyorum ben.'' dedi daha yüksek sesle. ''Gece evi özleyip ağlarsan gelip almam bak,'' diye gıcıklığını yaparken ona evi asla özlemeyeceğimi hatta hep burada kalmak istediğimi elbette söyleyemedim.
Ona yapmacık bir şekilde ''Ha ha ha,'' deyip ilerlediğimde kucağında Ezgi ile arkamdan gelen adamın arabaya ilerleyen abime gür sesiyle ''Eve geri dönmek istesin... Saat kaç olursa olsun seve seve, bizzat ben getirir bırakırım. Sen meraklanma.'' diye seslenmesi o kadar kırıcıydı ki.
Zaten sabah işe gidiyor akşam kendi isteğiyle buraya geliyordu. Çok istiyorsa eve gitseydi, buraya gelmeseydi ama yok. Günlerce ne diyeyim, ne yapayım da bu kızın kalbini kırayım diye düşünüyormuş gibi anca laf ediyordu. Burası onun eviydi ben de misafirdim ona göre ama beni istemediğini bu kadar belli etmesi artık sinirlendirmiyor sadece kırıyordu.
Bozulduğumu belli etmemeye çabalayarak abime ''Gelip almana gerek yok.'' demiştim normal tutmaya çabaladığım sesimle. ''Malum kovulsam da gidesim yok çünkü ben biraz yüzsüzüm de.''
Abim ona söylesem de arkamdaki Emir abiden bahsettiğimi bildiğinden ''Hadi selametle,'' deyip binmişti bile arabaya. Ona el salladıktan sonra arkamı döndüğümde dibimde duran Emir abi ve kucağındaki Ezgi ile bir başımıza kalmıştık bahçede. Ezgi kollarını bana uzattığında kocaman gülmüştüm. ''Bak,'' dedim zaten bakan adama. ''O da biliyor kimin kollarının daha yumuşak ve konforlu olduğunu. O yüzden istemiyor sizi.''
Konuşmamla beraber Ezgi kollarını ve bacaklarını sallamıştı. ''Aklın çıkıyor Defne'yi görünce,'' dedi kendine çevirirken. ''İkiniz de birbirinizden betersiniz zaten.'' diye söylenmesine kıkırdamıştım. ''İçeri geçeceğim,'' deyip Emir abinin Ezgi'nin bedenini saran koluna tutunmuş kocaman öpmüştüm kivi kafalı domatesin tombul yanağından. Üşümüş gibiydi teni. Yanakları azıcık soğuktu. ''Siz de çok durmayın olur mu burada. Üşümüş sanki baksana...'' deyip başımı kaldırdığımda Ezgi'ye değil bana bakıyordu. Konuşmadan önce boğazını temizledi, başıyla içeriyi gösterip ''Sen geç, geliyoruz biz de.'' dedi daha durgun bir tonla.
Onları orada bırakıp içeri girdiğimde Serap teyze elindeki meyve tabaklarıyla mutfaktan çıkıyordu. Başımdaki bandanayı çıkarıp kenara koymuş saçlarımı da salmış omuzlarımı, sırtımı kapatmıştım.
''Siz de giriyor musunuz?'' dedi ben tek olsam da dışarıdakileri de sayarak. ''Sizin tabaklarınız mutfakta getir kızım sana zahmet,'' Başımı sallayıp ''Tamam,'' dememle Emel abla odadan çıkmış ''Önce doğru banyoya,'' demişti aksini istemez bir tonla. O bacaklarla toz toprağın içinde oturduğunu buradan gördüm,'' dedi camı işaret ederek. Bacaklarımdaki ince toz ten rengimi bile gizliyordu, haklıydı.
Ellerimi yıkamadan yanına yaklaşmış yanaklarını sıkıp ''Ay sen beni özledin de camlardan bizi mi izledin?'' dediğimde gülmekle sinirlenmek arasındaydı. ''Seni değil kızımı izledim,'' dedi ellerimi çekerken. ''Çocuğu o ellerle elden ele gezdirdiniz zaten,'' dediğinde oflamıştım. ''Bir dahakine poşete koyup gezdireceğim kızını,'' dedim bıkkınlıkla. ''Bu kadar pimpirikli olma ya. İki dakika kirli ellerle sevdik diye hasta olmaz kızın meraklanma. Ayrıca o tosuna hiçbir şey olmaz.'' deyip güldüğümde Emir abi de içeri girmişti.
''Siz kurban olun benim kızıma,'' dediğinde içeri giren Emir ağabeyin kucağından almıştı Ezgi'yi. ''Bir tosun dememiştin... Bakalım yakında ne olacak adı.''
''Küpeli diyeceğim de deldirmiyorsun ki kulaklarını...''
Alttan alttan isteğimi yeniden söylerken ''Hayır,'' dedi koridorda ilerlerken. Belli ki önce elini, kolunu, yüzünü yıkayacak sonra içeri sokacaktı onu da. Arkasından ''Aman, sanki ben de seni dinleyecektim,'' diye söylendiğimde omuzlarımda el hissetmemle birden korkmuştum.
Emir ağabey saçlarımı arkamda toplamış ''Sırtından haberin var mı?'' demişti kızgın bir tonda. Aklıma ilk gelen böcekken boynumu çevirmiş korkuyla ''Ne olmuş ki?'' diye sormuştum bakmaya çabalayarak.
Cevap vermeden elini omzumda ve sırtımda gezdirdi bir şeyleri silkeler gibi hafifçe. ''Üstünü başını kapatmayan bezleri kıyafet diye geçir üzerine sonra ne oldu ki...''
Biraz daha döndüğümde omzumun arkasının kızardığını ve çizildiğini gördüm. Ağaca yaslandığım sırada olmuştu büyük ihtimalle. Onun haricinde gün içinde hiç bahçeye girmemiş sadece kapının önündeki çardakta oturmuştum. ''Aa'' dedim şaşkınlıkla. Tenim kızarmıştı hatta çizilmişti de fazlasıyla ama hiç hissetmemiştim. Benim için çok da bir önemi yoktu yani. Birkaç saate geçerdi zaten çoktu ama hafifti. ''Neyse acımıyor zaten,'' deyip tutuşundan kurtuldum. ''Serap teyze meyve tabağı hazırlamış, tabağın mutfakta haberin olsun.'' Emel ablanın arkasından banyoya girip bacaklarıma su tuttuktan sonra odaya geçmiştim. Her şey iyi hoştu da Nihat amcanın yanında rahat olamıyordum böyle. Altımdaki şortun yerine eşofman giyerken sıkılırsam toplarım diye tokamı da bileğime takmış içeri geçmiştim.
Nihat amca kenarda oturmuş televizyon izlerken Melih uzanmış telefonla uğraşıyor Emel abla da Emir ağabeyin yanında oturmuş yerde uzanan kızına bakıyordu. Serap teyze ise yerde, hemen Ezgi'nin ayaklarının ucunda oturup onu hareketlendirmeye çabalıyordu.
İçeri girdiğimde bu aile ortamı öyle hoşuma gitti ki burada, bu insanların arasında hiç yabancılık çekmeden bir yerim varmış gibi hissetmek durgunlaşmama sebep olmuştu. Oysa girerken seslice 'ben geldim' deyip dikkatleri üzerime çekmek şımarıkça davranıp en çok sevilenin ben olduğumu göstermek istemiştim yine beni en çok seven insanlara.
Hiç ses çıkarmadan Melih'in topladığı ayaklarının ucuna oturmuştum Ezgi'ye bakarken.
''Telefonun yanındaysa oyuna girsene,'' dedi Melih telefondan yüzünü çekmeden. Telefonumun nerede olduğunu bile bilmeyecek kadar ihtiyaç olarak görmüyordum o cihazı. ''Nerede bilmiyorum,'' demiştim etrafa bakınarak. ''Çaldır diyeceğim ama sessizde büyük ihtimalle.'' Ellerimi bacaklarımın arasına koyup televizyona bakıp öylece ekrana bakarken Serap teyze de meyve yemem için ısrar etmişti ama sevmediğim bir şeyi de zorla yemek istemiyordum. Neyse ki ısrar etmemişti.
Birkaç dakika geçmişti ki Emir ağabeyin çalan telefonuyla halıya dalan bakışlarım havalanmış onu bulmuştu. Oturduğu yerden kalkıp çıktı odadan. Melih de oyunu bitirmiş yeniden girmemişken esen havayla beraber havalanan perde Nihat amcayı cezbetmiş olmalı ki Serap teyze ile beraber yürüyüşe çıkmışlardı.
Yere oturup sırtımı koltuğa yaslarken Ezgi'nin göbeğiyle oynuyordum.
''Bakın ne buldum.'' Emel abla elinde kapaklı, siyah bir ofis kutusuyla içeri girerken Melih de ben de merakla bakmıştık ona. ''Kirli çamaşırlarınızı dökmeye geldim Melih Bey,'' dedi içten gülümsemeyle. ''Karnelerimiz ve fotoğrafları gördüm üstten bakalım daha neler varmış,'' deyip yere oturdu kutuyu önüne koyarken. Melih ise oturduğu yerde dirseklerini dizlerine dayamıştı. ''Ne gerek vardı şimdi böyle huzur kaçırmalara,'' dedi aynı zamanda kendi de merak ettiğini saklamadan.
''Dua et babamlar gittikten sonra getirdim, adama o acı günleri yeniden hatırlatacak kadar yüreksiz evlat değilim,'' dedi sitemle. ''Senin aksine!'' diye de devam etti sözlerine.
Ezgi'nin bir şeylere el atıp yırtmasından tedirgin olmuş olmalı ki ''Tosun dediğin kızımı kucağına alsana teyzesi,'' dedi hem tosun dediğime sitemini belirtim hem de teyzesi olduğumu söyleyip gönlümü alırken. Teyze olamayacak iki şanssız olarak abla dediğim kadının çocuğunun bana teyze demesi kadar güzel bir şey olamazdı herhalde. Elbet benim çocuklarımın da ona teyze deyip onu teyze yapması karşılığındaydı bu.
Yüzüme yerleşen gülümsemeyle Ezgi'yi kucağıma alırken Melih, ''Karıştırmayın şimdiden çocuğun aklını.'' dedi. ''Şimdi teyze teyze diye duyacak büyüyünce de belki abla demek isteyecek belki yenge... Hayır bir de bu şişko ya özenti gavur bebelerine benzer de sadece isim söylerse? Size ne yani çocuğun tercihinden.'' deyip yine boş boş konuşmuştu.
Emel abla da ben de onu takmazken Ezgi sırtını göğsüme yaslamış merakla annesini izliyordu. Kutuyu açıp kapağını kenara koyduğunda elinde telefonla içeri girdi Emir abi. ''Neredeydi bu?'' diye sordu yerine geçmeden önce ortadaki kutuya bakarken. ''Bugün etrafı toplarken girişteki dolabın altında buldum,'' dedi en üstte bulunan birkaç kâğıdı da inceledikten sonra kenara koyarken. ''Bunu ne zaman buraya getirdiler bizimkiler Allah bilir her şey bunun içindeydi diye hatırlıyorum. Anı diye sağa sola sakladığımız her şeyi koymuştuk içine.''
Yüzümü kapatan saçlarım, başımı hareket ettirmemle iyice önüme düşmüştü. Ezgi de elini tutup çekecekti ki ona engel olduğumda karşımda oturan adam ''Toplasana şu saçlarını,'' dedi aksi bir tonda. Geldiğinden beri bir kere bile bakmamıştım ona ama yine ve yine bir şekilde bir hareketime bilenmişti. ''Rahatsız oluyor Ezgi,'' dediği sırada Emel abla da aynı şekilde ona ''Karışma kıza,'' demişti ama bu sefer karşı gelmek yerine bir şey demeden bileğimdeki tokayla acelece toplamıştım saçlarımı Ezgi'nin izin verdiği sürede. Yüzüm gözüm de açılmış bir ferahlık gelmişti doğrusu.
Emel ablanın çıkardığı fotoğraf albümüyle yere düşen birkaç fotoğraftan birinde ben de vardım ve merakla uzanıp almıştım.
Melih ile ilkokulda çekildiğimiz bir fotoğraftı bu ve aynısının bizde de olması sebebiyle incelemeden yana koyup bir başkasını almıştım.
''Küçükken de harikaymışım,'' dedi arkamda oturup elimdeki fotoğrafları gören yürüyen ego Melih. ''Ben varım ya yanında ondan bir ışıltı gelmiş yüzüne,'' demiştim koyduğum fotoğraftan bahsederken. Kucağımdaki şişko bir de üzerine hırka giyince iyice tombul olmuşken onu Melih'e vermiş biraz daha yaklaşmıştım kutuya. Elimdeki fotoğraflarda çok da bir şey yoktu. Hem bizde de olan küçüklük fotoğraflarıydı.
Melih, şöyle tepeden baktığında inceleyecek bir şey bulamamış olacak ki ayağa kalktı. ''Biz yatağa gidiyoruz,'' dedi çıkmadan önce. ''Eskileri yâd edecek kadar yaşlanmadım daha.''
Emel ablaya attığı lafla güldüğümde öyle bir bakmıştı ki Emel abla hemen birbirine bastırdım dudaklarımı. O bakışlarda bir daha sana göstermem evladımı diyebilecek vicdansız bir anne bile yatıyor olabilirdi. Birkaç fotoğrafı ve artık kenarları hafiften sararmış karneleri alıp o da kalktı ayağa. ''Aman,'' dedi hoşnutsuzca. ''Oturalım, iki güzel anıyla eskilere dalalım da keyiflenelim diyorum benimkiler anca keyif kaçırsın,'' dediğinde Emel abla değil de Serap teyzeyle konuşuyormuşuz gibi hissettim.
Bana bakıp ''Ben de mutfaktayım,'' dedi gülmeme hala sinirli iken. ''Bakın sonra da kaldırın, tabi eskileri yâd edecek yaşa geldiyseniz.''
Özellikle Ezgi doğduktan sonra iyice yaşını düşünür olmuştu ve onun bu tavrı sadece güldürüyordu beni.
Koca odada Emir ağabey ile yalnız kaldığımızda onu rahatsız etmemek için bir başka yere gitmeyi isterdim ama gideceğim oda olmayınca da kalmıştım öylece. Ona bakmadan dizlerimin üzerinde ilerlemiş kutunun içine bakıp sadece fotoğrafları almıştım. Ne de olsa içinde bulunan herhangi bir şey özel olabilirdi.
Sessiz sedasız oturup fotoğraflara bakmaya çalıştığımda bir yanım da karşımdaki adamın öyle ne yaptığını merak ediyordu.
Elimde tuttuğum fotoğrafta Emir ağabey vardı. Günümüzdeki halinin aksine güneş kadar parlak saçları, göbeği ve kızarmış yanakları, kısmasına rağmen yeşil cam misketleri andıran iri gözleriyle tamamen farklıyken çatılmış kaşları ve kıstığı gözleri şu anki halini andırıyordu. En fazla dört ya da beş yaşında olmalıydı. Arkasına bakıp herhangi bir tarih aradığımda bulamadım. Yüzümdeki gülümsemeyi saklayamadan ona baktığımda dikkatli gözlerle o da bana bakıyordu arkasına yaslanmış rahatça oturmuşken.
''Ne kadar tatlıymışsın burada,'' deyip yeniden fotoğrafa döndüm. O çocuğa bunları söylesem üzerime atlayıp beni pataklayacakmış gibi dururken sakince ''Senin küçüklüğünün aksine.'' dedi önemsiz bir şeymiş gibi. Elini kirli sakallı çenesine götürüp sıvazladı. Sabit bir ifadeyle ''İyi bak var oralarda senin kara kuru hallerin de.'' dediğinde beni beğenmemesini bile umursamamış merakla fotoğrafların arasına dalmış bahsettiği fotoğrafı aramıştım ama bulamayınca düşmüştü yüzüm. ''Burada yok gibi emin misin olduğuna? Ona göre kutunun içine de bakayım.''
Bir şey demeden o da yere oturup kutunun içine kendi baktı. Birkaç dosyayı çıkarıp kenara koyarken yeni bir albüm çıkarmıştı. Almak için elimi uzattığımda sadece elime bakmış yeniden önüne dönüp kendi açmıştı albümü.
Burada daha yeni fotoğraflar vardı. Az önceye nazaran daha renkli daha net fotoğraflar.
Emir abi inat etmiş gibi kendi kucağında sayfaları çevirir ve bana göstermezken bıkkınca nefesimi bırakmış dizimin üstünde sürünerek yanına geçmiştim. ''Bana inat yapmıyorsan ben de bir şey bilmiyorum,'' dedim iyice yanına yerleşirken. Yüzüme bakmamış ''Sen zaten hiçbir şey bilmiyorsun.'' demişti.
Tanımadığım insanların da olduğu başka başka fotoğraflar varken uzatmamış merakla bakmıştım önündeki fotoğraflara. ''Bizdeki fotoğraflardan hatırlıyorum. Öyle senin dediğin gibi çirkin bir bebek değilmişim. Şimdi olduğu gibi yine çok güzeldim.'' dedim hiçbir abartma ve ego eklemesi yapmadan. Öyleydi. İnsanın güzelliğinin farkında olmasından daha güzel bir şey varsa bu da o güzelliğin farkında olmak ve bunun verdiği özgüveni kullanmaktı.
''Doğru birazcık karaymışım ama şimdi değilim ki hem sen de... Baksana sapsarıymışsın ama şimdi o halinden eser yok.'' Ben kendi kendime konuşurken bir şey demeden sayfaları çevirmeye devam etmesi kötü hissettirmişti. Böyle olunca da susup usluca durdum sadece yanına.
Küçüklük fotoğrafıma denk gelmemiştik ama Melih'in, abimin ve bizim de olduğumuz fotoğrafla heyecanlanmıştım birden. ''Aa'' deyip elimi uzattığımda üzerindeki jelatini açıp almıştım olduğu yerden. ''Bunu ilk defa görüyorum. Ne zamana ait, sen hatırlıyor musun?'' diye sorup yüzüne bakmak için kafamı kaldırdığımda fazla yakın olduğumu fark ettiğim an çekmiştim hemen kendimi.
Abimle onun arasındaydım. İkisinin de kollarına kolumu geçirip başımı Emir ağabeyin koluna yaslamış öylece gülüyordum aralarında. Abim de Emir ağabey de sinirlice bakıyorlardı ekrana. Melih ise mavi bir bisikletin üzerinde çaprazımızda duruyor başka bir yere şaşkınca bakıyordu. Bahçe gibi bir yerdeydik ve üçünde de günlük kıyafetler varken benim üzerimde koyu yeşil bir elbise bir de beyaz renk kısa, ucunda kurdele olan çoraplarım vardı.
İçine çektiği sesli nefesle beraber ''Deli etmiştin bizi,'' dedi eskileri hatırlamanın verdiği o derin hisle. ''O gün gülüp eğlenen bizken ağlayan acı çeken sendin ama şu fotoğrafta yüzü gülen yine bir tek sensin.'' Yakınlığımı bu defa umursamamış yeniden yüzüne bakmıştım. Zaten onun bakışları da hala üzerimdeydi. ''Bayramdan birkaç gün önceydi.'' dedi dudağının bir tarafı hafifçe kıvrılırken. ''Bayramlıklarını önceden giyip oradan oraya koşman yetmiyormuş gibi bir de günü zehir etmiştin bize. Küçük hanım istiyor ya hemen yapılacak, yapıldığı gibi de peşine taktığı üç herifi de köpek edecek kendine.'' deyip duraksadığında olay neydi bilmiyordum ama ben de gülümsemiştim. İnce bir sesle ''Oynamasaydınız siz de nazımla, banane.'' deyip gülerken gözleri en az o fotoğraftaki gibi pırıl pırıldı.
Gözleri çok güzeldi. Benim böyle gözlerim olsa baktığım, bana bakan herkesten bu güzelliğe baktıkları için fazlasıyla karşılığını ister gerekirse onlara bu güzelliği sunmazdım.
''Bize pek bir olanak bıraktığın mı vardı? Sanki şimdi başkasın da...'' dedi kısa bir an gözlerini gözlerimden çekerek. Şimdi de öyle olmayı çok isterdim ama ne yazık ki karşımdaki adam nazımla oynayıp delirteceğim sonra da güle oynaya, sanki çıldırtan ben değilmişim gibi keyifle konuşacağım daha çok çıldırtacağım insan değildi.
''Aslında çok özledim,'' dediğimde şaşıran bir tek o değildi. ''Ben değil ama sen... Yani hepiniz şimdi bambaşkasınız... Çok hatırlamıyorum tabi ama böyle üçünüzün benim için peşimden koştuğu günler sanki bir hayalmiş gibi. Şimdi sen kızmak için, Melih kız arkadaşlarım için abimse...'' dediğimde tekrar kucağımdaki fotoğrafa dönmüştüm. ''Abimse kendi çıkarları için bile koşmuyor pek. Ama size de hak veriyorum tabi.'' Tekrar yüzüne baktığımda bakışları bambaşkaydı. ''Ben olsam ben de kendimle uğraşmazdım. O yüzden bunu sizden bekleyemem ki.''
''Defne,'' dediğinde ismimi pek dile getirmez oluşuydu sanırım beni şaşırtan. Tok sesiyle konuşmasına devam etmesi onu dikkatle dinlememi sağlamıştı. ''Biliyorsundur belki...'' dedi sabit yüz ifadesiyle. Çıkmaz sokakta geri adım atmak ilerlemek sayılır der, eskiler. Yolun doğru da olsa o çıkmazı karşına aldığın an geri adım atmaya cesareti olmalı insanın. Geri adım atmalı, yoluna bakıp ilerlemeli en olmadı vazgeçebilmeli.''
Dediklerinin fotoğrafla ya da az önce dediklerimle ne ilgisi vardı anlayamamıştım. Anlamadığımı görmüş olmalı ki hiç beklemeden devam etti. ''O gün bizden ayrılıp bir sokağa girmiş gördüğün kediyi seveceğim diye peşine takılmışsın. Hayvanı nasıl darladıysan üzerine atlamıştı.'' dedi kesik bir gülüş bırakarak. ''Sadece insanlara değil suçsuz günahsız hayvanlara da karşısın sen. Ağladın, ablam elinde fotoğraf makinesiyle gelince susup pozunu verdin sonra yine ağladın.'' Dudaklarımı nemlendirip daha içten gülmüştüm. ''Ağladı diyorsun ama hiç de ağlamışım gibi durmuyor baksana ne güzel gülmüşüm.'' deyip tekrardan sanki en ufak ayrıntıyı bile kaçırmak istemez gibi bakmıştım fotoğrafa.
''Acılarını maskelemeyi daha o yaşında öğrenmiş olman iyi olmadığı gibi arkası yaşlarla dolu hiçbir gülüşün de güzel değil.'' dedi ve o an birbirimize sesimizi yükseltmeden konuşabiliyor olmamızın farkına varmamla keyiflenmiştim. Ben ne kadar keyiflendiysem o, bir o kadar bu durumdan hoşnut olmadığını gösterip kendini geri çekti ve ayaklandı. ''Neyse ne,'' dedi sanki az önce benimle konuşan bir başkasıymış gibi. ''Neye bakacaksan bak sonra da topla şu fotoğrafları.'' dediği sırada az önceki adama mı şaşıracaktım yoksa bu adama mı bilemediğim için aralandı dudaklarım. ''Zihnindeki hatıraların somutlaşmaya ihtiyacı olmadığı gibi anlamsız birkaç gülüş sığdırılan fotoğraflarla da vaktini harcamana gerek yok.'' deyip çıkmıştı odadan.






Yorumlar